Hepimiz Gerçeği Biliyoruz, Ama Kimse Söylemiyor
İnsanların birbirlerine yalan söylemesinden daha tuhaf bir şey varsa, o da herkesin yalan söylendiğini bilmesine rağmen hayatın hiçbir şey olmamış gibi devam etmesidir.
Onlar yalan söylediklerini biliyorlar. Biz onların yalan söylediğini biliyoruz. Onlar da bizim gerçeği bildiğimizi biliyorlar. Buna rağmen konuşuyoruz, görüşüyoruz, birbirimize gülümsüyoruz. Sanki ortada hiçbir şey yokmuş gibi davranıyoruz.
Bir süre sonra yalan, saklanması gereken bir şey olmaktan çıkıyor. Herkesin bildiği ama kimsenin adını koymadığı bir gerçeğe dönüşüyor.
Belki de insan ilişkilerinin en karanlık tarafı tam burada başlıyor.
Çünkü bir insanın size yalan söylemesi, yalnızca gerçeği sizden saklamaya çalışması değildir. Aynı zamanda sizin gerçeği anlayamayacağınızı, fark edemeyeceğinizi ya da öğrenseniz bile sesinizi çıkaramayacağınızı düşünmesidir. Yalanın içinde bazen gerçeği gizleme çabasından daha büyük bir küçümseme vardır.
İnsan bunu fark ettiğinde yalnızca aldatılmış olmaz; aynı zamanda karşısındaki insanın kendisi hakkında ne düşündüğünü de öğrenir.
Ve bazen asıl kırgınlık, söylenen yalandan değil, o yalanı söyleyen kişinin sizi ne kadar kolay kandırabileceğini sanmasından doğar.
Bir düşünün.
Birisi karşınıza oturuyor ve gözlerinizin içine bakarak size bir şey anlatıyor. Söylediklerinin doğru olmadığını biliyorsunuz. Hatta anlattığı hikâyenin hangi noktasında gerçeği eğip büktüğünü, hangi cümlede kendisine bir çıkış yolu hazırladığını bile fark ediyorsunuz.
Ama susuyorsunuz.
Çünkü bazen gerçeği bilmemenin değil, bildiğiniz gerçeği söylemenin bedeli vardır.
Bir dostluğu kaybetmemek için susarsınız. Bir aileyi dağıtmamak için susarsınız. İşinizi, ilişkinizi, çevrenizi ya da yıllardır emek verdiğiniz bir bağı korumak için susarsınız.
Bazen de konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bildiğinizden sesinizi çıkarmazsınız.
Karşınızdaki insanın gerçeği kabul etmek gibi bir niyeti yoksa, elinizdeki bütün kanıtlar yalnızca yeni yalanların malzemesine dönüşebilir.
Böylece iki insan arasında tuhaf bir anlaşma kurulur.
Biri yalan söylemeye devam eder.
Diğeri gerçeği bildiğini belli etmemeye.
İkisi de bu anlaşmanın farkındadır.
Ve belki de ilişkilerini ayakta tutan şey artık sevgi, dostluk ya da güven değil, birbirlerinin oyununu bozmama konusunda geliştirdikleri sessiz uzlaşmadır.
Bazı ilişkiler gerçeğin üzerine değil, gerçeği konuşmama kararı üzerine kuruludur.
Peki, insan neden yalanı bildiği hâlde susar?
Çünkü gerçek her zaman özgürleştirmez. Bazen insanı yeni bir yalnızlığın içine bırakır.
Bir yalanı ortaya çıkardığınızda yalnızca karşı tarafın maskesini düşürmezsiniz; o maskenin arkasında görmek istemediğiniz bir yüzle de karşılaşırsınız.
Belki yıllardır güvendiğiniz insanın aslında size güvenmediğini anlarsınız.
Belki sizi sevdiğini söyleyen kişinin, işine geldiği sürece yanınızda durduğunu fark edersiniz.
Belki de uğruna mücadele ettiğiniz bir ilişkinin, sizin sandığınız kadar gerçek olmadığını öğrenirsiniz.
İşte insanın en çok korktuğu şeylerden biri budur: Gerçeğin kendisinden çok, gerçeğin hayatında yaratacağı yıkım.
Bu yüzden bazı insanlar kandırıldıklarını bilseler bile kandırılmaya devam etmeyi seçerler.
Bunu her zaman korkaklıkla açıklayamayız. Bazen insanın kaybedecekleri vardır. Bazen çocuklar, aileler, ortaklıklar, yılların hatırası vardır. Bazen de insan, bütün hayatını üzerine kurduğu bir inancın yanlış olduğunu kabul etmekte zorlanır.
Fakat susmanın da bir bedeli vardır.
Her sustuğumuzda karşımızdakinin yalanına biraz daha yer açarız. Bir süre sonra o yalan yalnızca onun anlattığı bir hikâye olmaktan çıkar; bizim de içinde yaşadığımız bir düzene dönüşür.
Ve insan, bir başkasının yalanına alışırken kendi gerçeğinden uzaklaşabilir.
Bu durum yalnızca iki insan arasında yaşanmaz.
Toplumlar da bazen aynı sessiz anlaşmanın içinde yaşar.
Birileri çıkar, gerçekliği kendi çıkarlarına göre anlatır. Olayların bir bölümünü gösterir, bir bölümünü gizler. Başarısızlıkları başarı diye sunar, sorumluluklarını başkalarına yükler, kendileri için uygun bir hikâye kurar.
İnsanlar gerçeğin bundan ibaret olmadığını bilir.
Sokakta gördükleriyle kendilerine anlatılanlar arasındaki farkı hissederler. Söylenen sözlerle yaşadıkları hayat arasındaki mesafeyi fark ederler.
Ama yine de aynı sözler söylenmeye, aynı açıklamalar yapılmaya devam edilir.
Bir süre sonra mesele kimin doğru söylediği olmaktan çıkar. Mesele, kimin hangi yalanı ne kadar uzun süre sürdürebileceğine dönüşür.
Yalanın en tehlikeli hâli de budur.
Çünkü artık yalnızca insanları kandırmaya çalışmaz; gerçeğin kendisini önemsizleştirir.
Herkesin her şey hakkında bir şüphesi vardır ama kimse hiçbir şeyden emin değildir. Doğruyla yanlış birbirine karışır. İnsanlar duydukları her söze kuşkuyla yaklaşırken, bir süre sonra gerçekten doğru olan şeylere de inanmakta zorlanırlar.
Böyle bir ortamda yalan söyleyenler kadar, gerçeği savunmaktan vazgeçenler de önemlidir.
Çünkü hakikat yalnızca birilerinin doğruyu söylemesiyle ayakta kalmaz. İnsanların doğruyu duyduklarında onu önemsemeleriyle de ayakta kalır.
Yalanın bir de zamana karşı verdiği mücadele vardır.
Yalan söyleyen insan, anlattığı hikâyenin devamlılığını sağlamak zorundadır. İlk yalanı korumak için ikincisini, ikincisini açıklamak için üçüncüsünü üretir. Bir noktadan sonra gerçeği saklamak için değil, daha önce söylediklerini kurtarmak için konuşmaya başlar.
Artık kendi hayatının anlatıcısı değil, kendi hikâyesinin mahkûmudur.
Çünkü gerçek, insanın hafızasında değişmeden durabilir; yalan ise sürekli bakıma ihtiyaç duyar.
Fakat burada ilginç bir şey olur.
Yalan söyleyen kişi, zamanla anlattığı hikâyeye kendisi de inanmaya başlayabilir. İnsan zihni, kendisini rahatsız eden gerçeklerden kurtulmak için bazen onları yeniden yorumlar. Kendi davranışlarını haklılaştırır, başkalarının tepkilerini abartır, sorumluluğunu küçültür.
Böylece başlangıçta bilinçli olarak söylenen bir yalan, kişinin kendisine anlattığı bir masala dönüşür.
Belki de bu yüzden bazı insanlara gerçeği göstermek o kadar zordur.
Çünkü artık karşınızda yalnızca sizi kandırmaya çalışan biri yoktur. Kendi kurduğu hikâyeye sığınarak kendisini de korumaya çalışan biri vardır.
Ve insanın kendisine söylediği yalanı bozmak, başkasına söylediği yalanı ortaya çıkarmaktan çok daha güç olabilir.
Yine de bütün bunların içinde insanın önünde bir seçim vardır.
Her yalanı ortaya çıkarmak zorunda değiliz. Her tartışmayı kazanmak, herkesi itiraf ettirmek, herkese yanlışını kabul ettirmek zorunda da değiliz.
Bazen gerçeği bilmek yeterlidir.
Bir insanın ne söylediğinden çok ne yaptığını izlemek, verdiği sözlerden çok davranışlarına bakmak, anlattığı hikâyeyle kurduğu hayat arasındaki mesafeyi görmek yeterlidir.
Çünkü sözler insanın kendisini nasıl göstermek istediğini anlatır; davranışları ise çoğu zaman gerçekte nasıl biri olduğunu.
Belki de olgunluk, herkese gerçeği kanıtlama ihtiyacından vazgeçtiğimiz yerde başlar.
Karşımızdaki insanın yalanını kabul etmek zorunda değiliz. Fakat onun yalanını kabul etmediğimizi kanıtlamak için de bütün hayatımızı tüketmek zorunda değiliz.
Bazen yapılabilecek en doğru şey, gerçeği görmek ve buna göre mesafe almaktır.
Çünkü insanın kendisine karşı sorumluluğu, başkasının maskesini düşürme arzusundan daha büyüktür.
Sonunda yine aynı yere dönüyoruz.
Onlar yalan söylediklerini biliyorlar.
Biz onların yalan söylediğini biliyoruz.
Onlar da bizim bildiğimizi biliyorlar.
Peki, neden hâlâ devam ediyoruz?
Belki alışkanlıktan.
Belki korkudan.
Belki kaybetmek istemediğimiz şeyler yüzünden.
Belki de gerçeğin ortaya çıkmasının her şeyi değiştireceğini bildiğimiz hâlde, hiçbir şeyin değişmemesini istiyoruz.
İnsan bazen hakikati arar, bazen ondan kaçar. Bazen gerçeğin söylenmesini ister, bazen de duyacağı şeyden korktuğu için sessizliği tercih eder.
Fakat bir şey değişmez:
Bir yalanın herkes tarafından bilinmesi, onu gerçeğe dönüştürmez. Yalnızca o yalanın artık saklanmasına gerek duyulmadığını gösterir.
Ve belki de asıl soru, kimin yalan söylediği değildir.
Asıl soru şudur: Hepimizin gerçeği bildiği bir dünyada, neden hâlâ yalanın sürmesine izin veriyoruz?
Belki bir gün bu soruyu başkalarına sormayı bırakıp kendimize sormaya cesaret ederiz.
Çünkü bazen bir toplumun en büyük sorunu, kendisine yalan söylenmesi değildir, “Kendisine söylenen yalanı tanıdığı hâlde, onunla yaşamayı öğrenmesidir.”