Bazen zabıtaların esnafa neden müdahale ettiğini düşünür, birkaç parça eşyanın kaldırıma konulmasından ne çıkacağını sorgularız. Bir sandalye, iki kasa, birkaç ürün… Ne olacak ki? Esnaf da ekmeğinin peşinde, hayat zaten zor, ticaret yapmak kolay değil. İnsan ister istemez esnafın tarafından bakıyor meseleye. Çünkü biliriz ki bu ülkede herkes bir yerinden tutunmaya çalışıyor hayata. Kimi dükkânını ayakta tutmaya, kimi evine ekmek götürmeye, kimi de ay sonunu getirmeye…
Ama insan bazen bir başkasının yaşadığı zorluğu anlamaya çalışırken kendi hakkının nerede başladığını unutabiliyor. İşte mesele tam da burada başlıyor.
Kaldırımların yayalara ait olduğunu, insanların yürümek için kullandığı alanların dükkânların uzantısı olmadığını zaman zaman hatırlatıyoruz kendimize. Fakat Siverek'te mesele artık yalnızca kaldırımlarla sınırlı değil. Görünen o ki bazı esnaflarımız kaldırımları işgal etmekle yetinmiyor, bu kez de dükkânlarının önündeki araç park yerlerini kendi özel mülkleriymiş gibi görmeye başlıyor.
Sanki dükkânın kapısına kadar uzanan asfalt da tapularına dâhilmiş gibi…
Oysa bir şehrin kaldırımı da yolu da park yeri de ortak yaşamın parçalarıdır. Birinin dükkânının önünde bulunması, orayı kendisine ait kılmaz. Kamuya ait bir alanın kişisel mülke dönüşmesi için ne bir tabela yeterlidir ne bir sandalye ne de insanın kendi kendine koyduğu bir yasak.
Bunu neden mi yazıyorum?
Çünkü bir hafta içinde iki ayrı olay yaşadım. İkisi de aynı soruyu düşündürdü bana: Siverek'te artık aracımızı park edeceğimiz yeri de esnaftan izin alarak mı bulacağız?
Bundan birkaç gün önce aracımı bir lastikçinin önüne park ettim. Yanlış anlaşılmasın, dükkânın girişini kapatmadım. Üstelik aracın çevresinde hareket edilebilecek geniş bir alan da vardı.
Aracımı park ettiğimi gören lastikçi yanıma geldi.
“Lastiğin mi patladı?” diye sordu.
“Hayır,” dedim.
Ardından, “Abi, burada park edemezsin,” dedi.
Nedenini sordum. Burasının araçların park etmesi için ayrılmış bir yer olduğunu söyledim. O ise dükkânının önüne araç lastik tamiri için gelenlerin nerede duracağını sordu.
Haklı olduğu bir taraf vardı elbette. Bir lastikçinin önüne lastiği patlamış bir araç gelir. Bir tamircinin kapısına arızalı bir motosiklet yanaşır. Esnafın işini yapabilmesi için önünün tamamen kapatılmaması gerekir. Kimse bunu inkâr edemez.
Fakat ben de boş olan alanı gösterdim. Aracın geçişi engellemediğini, dükkânın önünde çalışmaya yetecek yer bulunduğunu anlattım.
Konuşmanın sonunda, “Abi, biraz çabuk ol, kaldır aracını,” dedi.
İşim bitince aracımı kaldırdım.
Meseleyi büyütmedim. Çünkü bazen insan haklı olduğunu düşündüğü bir konuda bile tartışmayı uzatmak istemez. Birkaç dakika daha fazla huzursuzluk yaşamaktansa çekip gitmeyi tercih eder.
Ama insanın bir olay karşısında susması, o olayın üzerinde düşünmediği anlamına gelmez.
Bugün aynı durumla yeniden karşılaştım. Bu kez Atatürk Bulvarı'nda…
Aracımı park edip işime gittim. Bir müddet sonra geri döndüğümde bir motosiklet tamircisi arkadaşımız yanıma geldi.
“Abi, aracını ne zaman çekeceksin?” diye sordu.
“İşim bitince çekerim,” dedim.
Ardından, “Başka bir yere çek, burası dükkânımın önü,” dedi.
Ona da anlattım. Buranın yalnızca kendisine ait bir alan olmadığını, bulvar üzerindeki park yerlerinin kamuya ait olduğunu, zaten Siverek'te park yeri bulmanın giderek zorlaştığını söyledim.
Fakat arkadaşımızın düşüncesi değişmedi.
Burası onun dükkânının önüydü. Tamir işlerinin yapıldığı alandı. Dolayısıyla araç park edilmemeliydi.
İşin düşündürücü tarafı şuydu: İki araçlık park alanını da motosikletleriyle işgal etmiş durumdaydı.
İnsan ister istemez soruyor: Başkasının aracını park etmesini istemediğimiz bir alanı kendimiz motosikletlerimizle dolduruyorsak burada nasıl bir hak anlayışından söz edebiliriz?
Kendi işimizi kolaylaştırmak için başkasının hakkını daraltırken, kendimize tanıdığımız özgürlüğü neden başkasına çok görüyoruz?
Belki de asıl sorun, park yerlerinin azlığından önce, ortak alanlara bakışımızda yatıyor.
Siverek'te yaşayan herkes bilir. Şehirde araç sayısı artıyor, sokaklar kalabalıklaşıyor, park yeri bulmak her geçen gün daha fazla zaman alıyor. İnsan bazen bir işini halletmek için gittiği yerde aracını bırakacak yer bulamadığından dakikalarca dolaşıyor. Bir dükkâna uğramak, bir resmî kuruma gitmek, birkaç dakikalık işini görmek bile başlı başına bir meseleye dönüşebiliyor.
Böyle bir şehirde bir de kamuya ait park alanlarını kişisel kullanımımıza göre belirlemeye kalkarsak geriye ne kalır?
Bir esnaf dükkânının önüne sandalye koyuyor. Bir başkası saksı bırakıyor. Bir diğeri eski bir koltuğu ya da aklına gelen başka bir eşyayı getirip park alanına yerleştiriyor. Amaç belli: Buraya kimse aracını park etmesin.
Bazıları eşyalarla yetinmiyor, doğrudan sürücüye müdahale ediyor. Kimi aracını kaldırmasını istiyor, kimi de dükkânının önüne park etmenin yasak olduğunu söylüyor.
Peki, bu yasağı kim koydu?
Bir kamu alanını özel mülk gibi kullanma hakkını kim verdi?
Bir insanın kendi dükkânının önündeki kaldırımda ya da yol kenarında bulunması, ona o alan üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi verir mi?
Elbette her dükkânın önündeki alanın kullanım koşulları farklı olabilir. Yasal olarak ayrılmış yükleme-boşaltma alanları, girişler, geçiş güzergâhları ve özel düzenlemeler vardır. Esnafın işini yapmasını engellemek de doğru değildir. Ancak bu istisnalar, herkesin kendi dükkânının önündeki park yerini istediği gibi sahiplenebileceği anlamına gelmez.
Kamu düzeni, kişisel taleplerle değil, ortak kurallarla sağlanır.
Burada yanlış anlaşılmak istemem. Bütün esnafları aynı kefeye koymuyorum. Yıllardır dükkânını açık tutmaya, borcunu ödemeye, ailesinin geçimini sağlamaya çalışan; müşterisine saygı gösteren, komşusunun hakkını gözeten nice esnafımız var. Onların emeğine, mücadelesine ve şehrimize kattıklarına saygım var.
Fakat esnaf olmak, başkasının hakkını daraltma ayrıcalığı değildir. Nasıl ki bir sürücü aracını istediği yere bırakamazsa bir esnaf da kamuya ait bir alanı yalnızca kendi işine hizmet edecek biçimde kullanamaz.
Herkesin kendine göre bir gerekçesi var. Tamirci, müşterisinin aracını bırakacak yer arıyor. Marketçi, mal indirmek istiyor. Lokantacı, önünün açık kalmasını bekliyor. Bunların hepsi anlaşılabilir ihtiyaçlar.
Ancak bir şehirde herkes kendi ihtiyacını tek ölçü kabul ederse ortak hayat yaşanmaz hâle gelir.
Çünkü başkasının ihtiyacı da en az bizimki kadar gerçektir.
Aracını park edecek yer arayan sürücünün de işi vardır. Hastasına yetişmeye çalışan insanın da, çocuğunu okuldan alacak babanın da, birkaç evrak teslim edip işine dönecek vatandaşın da zamanı kıymetlidir. Hiç kimsenin hayatı, bir başkasının dükkânının kapısında başlamıyor ve orada bitmiyor.
Şehir dediğimiz şey, yan yana dizilmiş dükkânlardan ibaret değildir. Bir şehir, birbirini tanımayan insanların bile birbirlerinin haklarına saygı göstererek yaşayabildiği yerdir.
Bana kalırsa bu meselede zabıtalarımıza da önemli bir görev düşüyor.
Elbette zabıtanın işi yalnızca esnafı uyarmak, ceza yazmak ya da insanların önüne engel koymak değildir. Asıl görev, şehirde ortak yaşamın kurallarını korumak ve herkesin hakkını gözetmektir.
Kaldırımların işgal edilmesine nasıl müdahale ediliyorsa, kamuya ait park alanlarının kişisel eşyalarla kapatılması da aynı ciddiyetle ele alınmalıdır. Sürücülerin keyfî biçimde park alanlarından uzaklaştırılmasına neden olan uygulamalar incelenmeli, gerçekten özel düzenleme gerektiren alanlarla sıradan park yerleri birbirinden ayrılmalıdır.
Esnafın müşterisi için gerekli olan yükleme ve boşaltma alanları, mümkünse açık ve anlaşılır biçimde düzenlenmelidir. Ancak bir kişi kendi dükkânının önünü motosikletleriyle, sandalyelerle ya da saksılarla kapatıp ardından başka bir vatandaşa “Buraya park edemezsin,” diyememelidir.
Burada mesele esnafla sürücüyü karşı karşıya getirmek değil, iki tarafın da hakkını koruyacak bir düzen kurmaktır.
Çünkü kurallar kişilere göre değiştiğinde adalet duygusu zedelenir. Birine izin verilip diğerine yasak getirildiğinde insanlar yalnızca park yeri değil, hakkaniyet de aramaya başlar.
Zabıtanın varlığı biraz da bunun içindir: Güçlü olanın, sesi çok çıkanın ya da bulunduğu yeri kendisine ait sananın değil, ortak kuralların geçerli olmasını sağlamak.
Bütün bunları düşünürken aklıma şu geliyor: Biz bazen bir başkasının hakkını ihlal ettiğimizi fark etmiyoruz bile. Çünkü yaptığımız şeyin bize sağladığı kolaylık, başkasına çıkardığı zorluğu görmemizi engelliyor.
Dükkânımızın önüne bir sandalye koyuyoruz; bir başkasının park edeceği yeri daraltıyoruz. Birkaç saksıyla alanı kapatıyoruz; başka bir insanı dakikalarca park yeri aramaya mahkûm ediyoruz. Sonra da bütün bunları kendi hakkımızmış gibi savunuyoruz.
Oysa hak, yalnızca bizim sahip olduğumuz şey değildir. Başkasına tanımak zorunda olduğumuz sınırdır aynı zamanda.
Belki de asıl sorun, bir aracın nereye park edeceği değil; bir insanın kendi çıkarıyla başkasının hakkı arasındaki mesafeyi ne kadar koruyabildiğidir.
Siverek'in daha fazla park alanına, daha düzenli caddelere ve daha güçlü bir şehir planlamasına ihtiyacı olduğu açık. Fakat yeni park alanları açmak kadar, mevcut alanları adil kullanmak da önemlidir. Şehrin her köşesini birilerinin kendi ihtiyaçlarına göre sahiplenmesine göz yumarsak yapılan düzenlemeler de yeterli olmayacaktır.
Ben esnafın ekmeğiyle, emeğiyle, mücadelesiyle bir sorunum olmadığını özellikle belirtmek istiyorum. Tam tersine, esnafın da sürücünün de rahat edeceği bir şehirden yanayım. Ancak birinin rahatlığı, diğerinin mağduriyeti üzerine kuruluyorsa orada yeniden düşünmemiz gereken bir şeyler var demektir.
Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:
Kaldırımlar yayaların, yollar herkesin, park alanları da kurallar çerçevesinde bütün vatandaşların kullanımına aittir. Hiçbirimiz, sırf bir dükkânın önünde bulunuyoruz diye kamusal bir alanın sahibi olamayız.
Çünkü şehir, yalnızca içinde yaşadığımız yer değil; birbirimizin hakkına ne kadar saygı duyduğumuzun da aynasıdır.
Siverek'te artık yalnızca aracımızı park edecek bir yer aramayalım. Birbirimizin hakkına saygı gösterecek ortak bir anlayışı da arayalım.
Belki o zaman ne esnaf kendisini mağdur hisseder ne sürücü kapı kapı park yeri arar ne de zabıta, herkesin kendi kuralını koyduğu bir şehirde düzen sağlamaya çalışır.
Çünkü bir şehirde herkes kendi dükkânının önünü sahiplenmeye başladığında, geriye hepimizin olan bir şehir kalmaz.