Beş Kuruşluk Bir Dünyanın Önünde
Beş Kuruşluk Bir Dünyanın Önünde
Yazarmız Mevlüt Bayraktar yazsı, "Beş Kuruşluk Bir Dünyanın Önünde"
Bir lüks kafenin önünde, beş kuruş kazanabilmek için saatlerce bir tartının başında bekleyen bir çocuk gördüm.
İnsan bazen bir manzaraya bakar ve yalnızca gördüğünü görür. Ben o çocuğa baktığımda ise göremediğim şeyleri düşünmeye başladım. Çünkü bir çocuğun neden saatlerce aynı yerde beklediğini anlamak için yüzüne bakmak yetmez; o yüzün arkasında saklanan hayalleri, eve götürmek istediği küçücük sevinçleri, kimseye anlatamadığı ihtiyaçları da düşünmek gerekir.
Belki okul harçlığını çıkarmaya çalışıyordu.
Belki sınıfta arkadaşının elindeki güzel kalemi görmüş, eve döndüğünde kendisine de öyle bir kalem alınmasını istemişti. Belki silgisinin küçücük bir parçası kalmıştı ve yeni bir silgi almak istiyordu. Çocukluk dediğimiz şey bazen yetişkinlerin önemsemediği kadar küçük, ama bir çocuk için dünyanın en büyük meselelerinden oluşur.
Belki de evde onu bekleyen küçücük bir kardeşi vardı. Annesi mutfakta ne pişireceğini düşünürken, o çocuk birkaç kuruş daha kazanabilmek için tartının başında bekliyordu. Belki eve dönerken bir kilo süt almayı hayal ediyordu. Kardeşinin bardağı iki eliyle tutup sütünü içtiğini, annesinin yüzünde küçücük bir tebessüm belirdiğini düşünüyordu.
Belki annesine bir yazma almak istiyordu.
Belki annesinin eskimiş ayakkabılarına bakmış, bir gün ona yeni bir çift ayakkabı alacağına kendi kendine söz vermişti.
Kim bilir?
Ben o çocuğun adını bilmiyordum. Kaç yaşında olduğunu, hangi okulda okuduğunu, evinde kaç kardeşinin bulunduğunu da bilmiyordum. Ama yüzüne baktığımda, küçücük omuzlarının taşıyabileceğinden daha ağır bir dünyanın içinde yaşadığını düşündüm.
Ve kendime sordum:
Bir çocuk, bu kadar küçük yaşında neden bir tartının başında saatlerce beklemek zorunda kalır?
Kafenin içi aydınlıktı.
Masalarda oturan insanlar kahvelerini içiyor, sohbet ediyor, telefonlarının ekranlarına bakıyor, günün yorgunluğunu üzerlerinden atmaya çalışıyorlardı. Bazıları belki iş konuşuyordu, bazıları bir arkadaşına başından geçenleri anlatıyordu. Bir masada kahkahalar yükseliyor, başka bir masada garson sipariş alıyordu.
Hayat, içeride bütün sıradanlığıyla devam ediyordu.
Dışarıda ise bir çocuk, zamanını beş kuruşa çevirmeye çalışıyordu.
İçeride insanlar vakit geçirmek için para harcıyordu; dışarıdaki çocuk, para kazanabilmek için vaktini harcıyordu.
Aynı kapının iki tarafında, birbirinden habersiz iki ayrı hayat yaşanıyordu.
Belki içeride oturanlardan biri, kahvesini bitirince hesabı düşünmeden ödedi. Belki bir başkası, beğendiği bir şeyi satın almak için telefonundan birkaç tuşa bastı. Belki de birisi, cebindeki bozuk paraları masaya bırakıp önemsemeden kalktı.
Sonra kapı açıldı.
İnsanlar birer birer dışarı çıktı.
Kimi arabasına yöneldi, kimi telefonuyla konuşarak yürümeye devam etti, kimi arkadaşına veda etti. Kapının önünden geçerken çocukla göz göze gelen olmuş mudur, bilmiyorum. Belki bazıları onu görmüştü. Belki bazıları bakmış ama üzerinde durmamıştı. Belki de aceleleri vardı.
Fakat hiçbiri, o çocuğun zihninde neler olup bittiğini bilmiyordu.
Onlar kafeden çıkıp hayatlarına dönüyorlardı.
Çocuk ise aynı yerde, aynı tartının başında beklemeye devam ediyordu.
İşte beni asıl düşündüren buydu.
Bir insanın başka bir insanın yanından geçip gitmesi değil; aynı dünyanın içinde yaşadıkları hâlde birbirlerinin hayatlarından habersiz kalabilmeleri…
Bir kapıdan çıkmakla başka bir hayatın içine bakabilmek arasındaki o görünmez mesafe…
Ve bazen insanın gözlerinin önünde duran bir gerçeği görememesi.
Çocuğun ne düşündüğünü bilmiyordum ama kendi çocukluğumdan, yoksulluğun insanın hayallerine nasıl dokunduğunu az çok anlayabiliyordum.
Bir çocuk bir şeyi istediğinde, onun fiyatını yetişkinler gibi hesaplamaz. İstediği şeyin kendisine vereceği mutluluğu düşünür. Yeni bir kalemin kokusunu, silginin üzerindeki renkli resmi, okulda arkadaşlarının yanında duyacağı sevinci…
Bir de annesinin yüzünü düşünür.
Çünkü çocukların sevgisi, çoğu zaman kendilerine bir şey almak istemekten çıkıp sevdiklerine bir şey verebilme arzusuna dönüşür.
Annesinin ayakkabıları eskimiştir.
Bunu belki kimse söylememiştir ona. Belki annesi, yeni bir ayakkabıya ihtiyacı olduğunu hiç dile getirmemiştir. Ama çocuk görmüştür. Annelerin saklamaya çalıştığı yorgunlukları çocuklar bazen herkesten önce fark eder.
Annesinin ayağındaki ayakkabıya bakar. Sonra kendi küçük ellerine…
Ve bir gün ona yeni bir çift ayakkabı almayı hayal eder.
Bu hayalin ne kadar gerçekçi olduğunu bilmez. Bir çift ayakkabının kaç para olduğunu tam olarak hesaplayamayabilir. Fakat hayal kurmak için hesap makinesine ihtiyaç yoktur.
İşte belki de o çocuk, tartının başında beklerken böyle bir hayalin içindeydi.
Her tartılan insanla birlikte, annesine alacağı ayakkabıya biraz daha yaklaştığını düşünüyor muydu?
Her geçen dakikayı, eve götüreceği sütün parasına mı çeviriyordu?
Yoksa bütün bunlardan habersiz, yalnızca akşam olduğunda elinde birkaç kuruşla eve dönecek olmanın sevincini mi taşıyordu?
Bilmiyorum.
Ama bir şeyi biliyorum: O çocuğun bekleyişi, dışarıdan göründüğünden çok daha büyük bir anlam taşıyor olabilirdi.
Çünkü biz yetişkinler, çocukların hayallerini çoğu zaman kendi ölçülerimizle değerlendiriyoruz. Bir kalemi önemsiz buluyoruz. Bir silgiyi birkaç kuruşluk eşya sayıyoruz. Bir litre sütün hesabını yaparken, o sütün bir evde nasıl bir sevince dönüşebileceğini unutuyoruz.
Oysa yoksulluğun içinde yaşayan bir çocuk için küçük şeyler, yalnızca küçük şeyler değildir.
Bazen bir kalem, okulda eksik hissetmemektir.
Bazen bir kilo süt, evdeki küçücük kardeşin yüzündeki mutluluktur.
Bazen bir yazma, annesine duyduğu sevgiyi anlatabilmenin yoludur.
Ve bazen beş kuruş, bir çocuğun kendi hayatında bir şeyleri değiştirebileceğine inanmasıdır.
Beni en çok düşündüren, insanların çocuğu görüp görmemesi değildi aslında.
Bir insanın başka bir insanı görmesiyle onu fark etmesi arasındaki farktı.
Görmek, gözün yaptığı bir şeydir.
Fark etmekse insanın içinde bir şeylerin harekete geçmesini gerektirir.
Kafenin kapısından çıkan biri çocuğu görebilirdi. Tartının başında durduğunu, gelenleri beklediğini, zamanının orada geçtiğini fark edebilirdi. Fakat bütün bunları görüp kendi hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmek de mümkündü.
İnsan, başkasının yoksulluğuna bakıp üzülmeden de yaşayabilir. Hatta bazen üzülmemek için bakışlarını başka tarafa çevirir. Çünkü bir başkasının acısını fark etmek, insanın kendi rahatlığıyla yüzleşmesini gerektirebilir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar, kendilerine uzaktan görünen acılara karşı ilgisiz kalırlar.
Çünkü bir çocuğun yoksulluğunu gerçekten fark etmek, yalnızca onun durumunu görmek değildir. Dünyanın neden böyle olduğunu da düşünmeye başlamaktır.
Neden bir çocuk, okul harçlığı için çalışmak zorunda kalıyor?
Neden bir annenin ayakkabısı, çocuğunun zihninde bir hayale dönüşüyor?
Neden bir evde süt almak, başka bir evde kahve içmek kadar kolay değil?
Bu sorular insanın zihninde belirdiğinde, hayatın sıradanlığı biraz bozulur.
İnsan kahvesini içerken, belki de bir başkasının o kahvenin parasını kazanabilmek için ne kadar çalıştığını düşünmeye başlar. Kendi çocuğuna aldığı bir kalemin, başka bir çocuğun günlerce kurduğu bir hayalin karşılığı olabileceğini fark eder.
Ve dünya, eskisi kadar basit görünmez.
Belki bazı insanlar tam da bu yüzden bakmamayı seçerler.
Çünkü bazen görmemek, bilmemekten daha kolaydır.
Çocuğun yanında durup ona birkaç kuruş vermek, belki o gün için bir ihtiyacını karşılayabilirdi. Fakat ben meseleye yalnızca böyle bakmak istemiyorum.
Elbette bir çocuğun ihtiyacını gidermek önemlidir. Bir kilo süt almasına yardım etmek, okul için ihtiyaç duyduğu kalemi almasını sağlamak, annesine küçük bir hediye götürmesine vesile olmak kıymetlidir.
Ama asıl mesele, bir çocuğun hayatını yalnızca başkalarının merhametine bırakmamaktır.
Çünkü çocukların geleceği, o gün kimin cebinden ne kadar para çıkaracağına bağlı olmamalı.
Bir çocuğun okuyabilmesi, ailesine destek olabilmesi ya da hayallerini gerçekleştirebilmesi için önüne daha fazla imkân konulmalı. Hiçbir çocuk, ailesinin yoksulluğunu kendi kaderi olarak taşımak zorunda kalmamalı.
Yardımlaşmak, insanın insana uzattığı eldir.
Adalet ise o elin uzanmasına neden olan koşulları değiştirme sorumluluğudur.
İkisine de ihtiyacımız var.
Birinin acısını hafifletmek için bugün yanında durabiliriz. Fakat yarın aynı acıyı başka çocuklar yaşamasın diye de düşünmek zorundayız.
Çünkü merhamet, yalnızca üzülmek değildir. Bazen bir şey yapmak, bazen bir sorunu çözmek, bazen de herkesin normal kabul ettiği bir durumu sorgulamaktır.
Bir çocuğun saatlerce tartının başında beklediğini gördüğümüzde, yalnızca ona acımakla yetinmemeliyiz.
Onun neden orada olduğunu da sormalıyız.
Kafenin kapısı yeniden açıldı.
İnsanlar içeri girip çıktı. Masalara yeni kahveler geldi, bardaklar boşaldı, sohbetler başladı ve bitti. Belki içeride oturanların hiçbiri, akşam eve gittiğinde o çocuğu hatırlamayacaktı.
Belki ertesi gün de aynı kapıdan geçeceklerdi.
Çocuk yine orada olacaktı ya da başka bir yerde, başka bir işin başında bekleyecekti.
Onların hayatı kendi akışında ilerleyecek, çocuğun hayatı ise birkaç kuruşun hesabıyla devam edecekti.
Ben o manzarayı düşünürken, insanın ne kadar tuhaf bir varlık olduğunu fark ediyorum.
Bazen hiç tanımadığı bir insanın acısı, yıllarca içinden çıkmaz.
Bazen de her gün yanından geçtiği bir insanın hayatı, zihninde bir saniyelik yer bile bulamaz.
Aynı sokakta yürürüz. Aynı havayı soluruz. Aynı şehirde yaşarız. Ama herkesin dünyası, kendi ihtiyaçları ve endişeleriyle çevrilidir.
Birimiz yarın hangi arabayı alacağını düşünür.
Birimiz çocuğunun okul masraflarını hesaplar.
Birimiz akşam nerede yemek yiyeceğine karar verir.
Bir başkası ise eve götüreceği bir kilo sütün parasını kazanabilmek için saatlerce bekler.
Bütün bu hayatlar aynı anda yaşanır.
Ve belki de insan olmanın en önemli sınavı, kendi hayatımızın içinde kaybolmadan başka hayatların varlığını da hissedebilmektir.
Değerli okurlar,
O çocuğun ne düşündüğünü kesin olarak bilemem.
Belki gerçekten okul harçlığını çıkarmak istiyordu. Belki daha güzel bir kalem, yeni bir silgi hayali kuruyordu. Belki evde onu bekleyen kardeşi için süt almayı, annesine bir yazma götürmeyi düşünüyordu.
Bunların hangisinin gerçek olduğunu bilmiyorum.
Fakat onun bir çocuk olduğunu biliyorum.
Ve hiçbir çocuğun hayalleri, yalnızca ailesinin maddi imkânlarıyla sınırlanmamalı.
Bir çocuk, annesine ayakkabı almayı düşünebilir. Ama bu düşünce, onun çocukluğunu elinden almamalı. Kardeşine süt götürmek isteyebilir. Ama ailesinin bütün sorumluluğunu küçücük omuzlarında taşımak zorunda kalmamalı.
Çocukların sevdiklerine yardım etme arzusu güzeldir. Fakat onların da korunmaya, desteklenmeye, oyun oynamaya, öğrenmeye ve yalnızca çocuk olmaya ihtiyaçları vardır.
Ben o çocuğu gördüğümde, yalnızca tartının başında bekleyen birini görmedim.
Kendi küçük dünyasında büyük hayaller kuruyor olabilecek bir çocuk gördüm.
Onun yanından geçip giden insanları düşündüm.
Belki hiçbirinin kötü bir niyeti yoktu. Belki kendi dertleri, kendi telaşları vardı. Ama insanın iyi biri olması, yalnızca kimseye kötülük yapmamasıyla ölçülemez. Bazen iyilik, bir başkasının varlığını fark etmekle başlar.
Bir çocuğun gözlerine bakmakla…
Bir ihtiyacı anlamaya çalışmakla…
Bir insanın hayatında küçücük bir değişiklik yapabilmek için durup düşünmekle…
O gün kafenin önünde gördüğüm çocuk, belki beni hiç tanımayacak. Bu yazıyı da belki hiçbir zaman okumayacak.
Ama ben onun hayalini düşünüyorum.
Belki bir kalem.
Belki bir kilo süt.
Belki annesinin yüzünde görmek istediği bir tebessüm.
Ve bütün bunların karşılığında, bir tartının başında geçirdiği uzun saatler…
İnsan bazen bir çocuğun elindeki beş kuruşun ne kadar küçük olduğunu düşünür. Oysa asıl soru, o beş kuruşun bir çocuk için neden bu kadar büyük olduğudur.
Kafenin içindeki kahve soğuyabilir, masadaki sohbet unutulabilir, insanlar akşam eve döndüklerinde günün bütün ayrıntılarını geride bırakabilirler.
Ama o çocuk, belki eve götüreceği parayı avucunda sıkıca tutarak yürüyecektir.
Belki eve girdiğinde kardeşine sütü uzatacak, annesine kazandığı parayı gösterecek, belki de hiçbir şey söylemeden bir köşeye oturacaktır.
Ve belki annesi, çocuğunun o gün ne kadar yorulduğunu anlamadan başını okşayacaktır.
İşte o an, benim gözümde bütün lüks kahvelerden, bütün pahalı eşyalardan, bütün gösterişli hayat hikâyelerinden daha değerlidir.
Çünkü bazen dünyanın en büyük zenginliği, eve götürülen küçücük bir şeyin bir başkasını mutlu edeceğini bilmektir.
Ve insan, bütün bunları düşününce kendisine şu soruyu sormadan edemiyor:
Biz hayatın tadını çıkarırken, hayatın yükünü taşıyan çocukları ne zaman fark edeceğiz?
Bundan dolayı, bir köşeye sinmiş, tartı başında duran, yada bir selpak mendil satmak için size dil döken bir çocuk görürseniz, tekrar durun ve düşünün…
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.