Başörtüsünün Gölgesinde Kalan Bir Hafıza: 28 Şubat Hâlâ İçimizde
Başörtüsünün Gölgesinde Kalan Bir Hafıza: 28 Şubat Hâlâ İçimizde
Yazarımız Mevlüt Bayraktar yazdı," Başörtüsünün Gölgesinde Kalan Bir Hafıza: 28 Şubat Hâlâ İçimizde"
Değerli okurlar,
İnsan bazen hiç beklemediği bir haberle yıllar öncesine döner. Takvim yaprakları değişmiştir, sokaklar başkalaşmıştır, hayat başka bir yöne akmıştır ama insanın içinde bir yerde zaman durmuş gibi kalır. Bir görüntü, bir cümle, bir başkasının yaşadığı acı, yıllardır kapalı tuttuğunuz bir kapıyı yeniden açar. O kapının ardında ise unutulduğunu sandığınız günler, bastırdığınız öfke ve hâlâ dinmemiş bir sızı sizi bekler.
Son günlerde Azerbaycan’da okullarda başörtüsü nedeniyle yaşandığı bildirilen kısıtlamaları ve genç kızların, öğretmenlerin yaşadığı mağduriyetleri duydukça benim içimde tam da böyle bir kapı açıldı.
Bir anda yıllar öncesine gittim.
28 Şubat’a…
O kara günlere…
İnsan bazen geçmişi hatırlamaz yalnızca; geçmiş, bütün ağırlığıyla gelip insanın üzerine çöker. Benim için de öyle oldu. Azerbaycan’dan gelen haberler, yalnızca oradaki kardeşlerimizin yaşadığı sıkıntıları düşündürmedi. Türkiye’de bir zamanlar başörtüsü yüzünden okul kapılarında bırakılan kızlarımızı, eğitim hakkıyla inancı arasında seçim yapmaya zorlanan genç kadınları, gözlerindeki çaresizliği ve kimsenin görmediği gözyaşlarını yeniden hatırlattı.
Açık söyleyeyim, bu haberler beni derinden sarstı.
Çünkü bazı acılar vardır; üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, insanın içindeki yerini korur. Siz hayatınıza devam edersiniz, yaş alırsınız, başka meselelerle uğraşırsınız ama bir gün aynı acının başka bir yerde, başka insanların hayatında yeniden yaşandığını gördüğünüzde anlarsınız ki geçmiş, sandığınız kadar geride kalmamıştır.
28 Şubat bizim için yalnızca bir tarih değildi. Bir kuşağın hafızasına kazınmış, insanın kendi varlığıyla karşı karşıya bırakıldığı uzun ve sancılı bir dönemdi.
O günleri yaşayanlar bilir.
Başörtüsü, bir kumaş parçası olmaktan çıkarılmıştı. Bir insanın inancını, kimliğini ve hayatını nasıl yaşayacağını belirleme mücadelesinin ortasına yerleştirilmişti.
Genç bir kız, sabah erkenden hazırlanıp evinden çıkıyordu. Belki üniversite sınavlarına çalışmıştı. Belki öğretmen olmayı hayal ediyordu. Belki ailesinin yıllarca biriktirdiği umutları omuzlarında taşıyordu. Bir diploma almak, kendi ayakları üzerinde durmak, ailesine ve topluma faydalı olmak istiyordu.
Sonra okulun kapısına geliyordu.
Ve birdenbire, o güne kadar geleceğe açılan bir kapı olarak gördüğü yer, önünde kapanıyordu.
İçeri girebilmek için başındaki örtüyü çıkarması isteniyordu.
Düşünün…
Bir genç kadına, eğitim alabilmesi için kendisini kendisi yapan bir tercihten vazgeçmesi gerektiği söyleniyordu. Sanki zihnindeki bilgiyle başındaki örtü arasında bir çelişki varmış gibi davranılıyordu. Sanki bir insanın inancı, onun öğrenme hakkını ortadan kaldırabilirmiş gibi…
Oysa bir sınıfa giren öğrencinin başında ne olduğundan önce, zihninde ne taşıdığına bakılması gerekmez miydi?
Bir öğretmenin bilgisini, emeğini, mesleki yeterliliğini konuşmak yerine başörtüsünü tartışmak hangi aklın eseriydi?
Bir ülkenin geleceğini yetiştirecek genç kadınları, eğitim kapılarının önünde kimlikleriyle sınamak nasıl bir adalet anlayışıydı?
O günlerde mesele yalnızca bir örtü değildi. Mesele, bir insanın hayatına kimin karar vereceğiydi.
Ve bu kararın bedelini en ağır biçimde ödeyenler, çoğu zaman kendi hâlinde okumak, öğretmek ve yaşamak isteyen genç kadınlardı.
28 Şubat denildiğinde benim zihnimde yalnızca siyasi açıklamalar, askerî brifingler veya gazete manşetleri canlanmıyor.
Ben, bütün bunların arasında sıkışıp kalan insanları düşünüyorum.
Üniversite kapısında bekleyen kızları…
Okuyabilmek için başörtüsünü çıkarmaya zorlananları…
İnancından vazgeçmek istemediği için eğitim hayatı kesintiye uğrayanları…
Mesleğini yapabilmekle vicdanı arasında bırakılan kadınları…
Ailesine anlatamadığı acılarla odasına çekilen gençleri…
Bir zamanlar geleceğini büyük hayallerle kuran, sonra önüne çıkarılan engeller yüzünden kendisini çaresiz hisseden insanları…
Her mağduriyetin hikâyesi aynı değildi. Herkes aynı şeyi yaşamadı. Fakat o dönemin ortak yaralarından biri, başörtülü kadınların eğitim ve çalışma hayatında inançları nedeniyle ayrımcılığa uğramalarıydı.
Üstelik insanın yaşadığı her acı, başkalarının gözünde aynı ağırlığı taşımıyordu.
Kimi bu genç kadınların mücadelesini anlamaya çalıştı. Kimi onları görmezden geldi. Kimi yaşadıklarını önemsizleştirdi. Kimi de bütün bunları bir ideolojik kavganın parçası olarak görüp insanı unuttu.
Oysa insanı unuttuğunuz zaman, savunduğunuz hiçbir düşünce adaletli kalamaz.
Bir kızın gözyaşını görmeden özgürlükten söz etmek kolaydır. Bir insanın eğitim hakkını elinden alırken onun geleceği hakkında konuşmak da öyle.
Zor olan, kendi düşüncenize benzemeyen bir insanın da aynı haklara sahip olduğunu kabul edebilmektir.
Özgürlük, yalnızca sizin gibi düşünenlerin rahat yaşayabilmesi değildir. Özgürlük, sizin gibi düşünmeyenlerin de onuruyla yaşayabilmesidir.
O yıllarda biz de gençtik.
Belki yaşananların bütün boyutlarını bugünkü kadar derinlemesine kavrayamıyorduk. Belki siyasi gelişmelerin arkasındaki bütün hesapları bilmiyorduk. Fakat insanların yaşadığı acıyı görmek için her şeyi bilmek gerekmiyordu.
Bir genç kızın okul kapısında durdurulması için siyaset uzmanı olmaya ihtiyaç yoktu.
Bir öğretmenin yıllarca emek verdiği mesleğinden uzaklaştırılmasının ne anlama geldiğini anlamak için uzun raporlar okumak gerekmiyordu.
İnsanın yüzüne bakmak yeterliydi.
Ama insan bazen gördüğü şeyi anlamakla kalmıyor, onu içinde taşıyor.
Yıllar geçiyor, hayat devam ediyor, başka mücadeleler başlıyor. Bir gün dönüp baktığınızda, o dönemin sizde ne kadar derin bir iz bıraktığını fark ediyorsunuz.
Ben bugün Azerbaycan’da yaşananları duyduğumda yalnızca öfkelenmedim. İçimde eski bir sızı da uyandı.
Sanki yıllardır uzakta tuttuğum bir hatıra yeniden yanıma geldi.
Sanki o günlerin çaresizliği, bugünün haberlerinin arasından bana yeniden seslendi.
İşte bu yüzden, Azerbaycan’daki genç kızların başörtüleri nedeniyle eğitimden uzak tutulduğuna veya okullara alınmadığına ilişkin haberleri duyduğumda gözlerim doldu. Çünkü insan, kendi yaşadığı ya da tanıklık ettiği bir haksızlığın başka insanların hayatında yeniden ortaya çıkmasına kayıtsız kalamıyor.
Bir zamanlar Türkiye’de yaşananların başka bir ülkede tekrarlandığını düşünmek, insana yalnızca geçmişi hatırlatmıyor; aynı zamanda geleceğe dair kaygı da veriyor.
Biz bu acıları neden yaşadık?
Bunca tartışma, bunca gözyaşı, bunca mücadele ne içindi?
İnsanların eğitim hakkı, inançları ve kıyafetleri yüzünden tartışma konusu olmaması gerektiğini anlamak için daha kaç kuşağın incinmesi gerekiyor?
Bugün Türkiye’de başörtülü kadınların eğitim hayatında, üniversitelerde ve kamu görevlerinde geçmişe kıyasla çok daha geniş imkânlara sahip olması önemli bir değişimdir. Bir zamanlar büyük tartışmaların konusu olan başörtüsüyle üniversiteye gidebilmek, mesleğini yapabilmek ve kamusal hayatta yer alabilmek, geçmişte yaşananları bilenler için sıradan bir mesele değildir.
Bugünün gençleri, belki de bu değişimin hangi bedellerin ardından geldiğini tam olarak bilmiyor.
Başörtülü bir öğrenci, sabah hazırlanıp üniversitesine gidebiliyor. Dersine giriyor, sınavına katılıyor, arkadaşlarıyla vakit geçiriyor. Bir öğretmen sınıfına girip öğrencilerine ders anlatabiliyor.
Bunlar olması gereken şeyler.
Ama bir zamanlar olması gerekenin bile insanlara çok görüldüğünü hatırladığınızda, sıradan görünen bu anların ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Bugünün gençlerine geçmişin acılarını anlatmak, onları yeniden o günlere mahkûm etmek için değil; sahip oldukları hakların değerini bilmeleri için gerekli.
Çünkü haklar, bir kez kazanıldığında sonsuza kadar güvence altında kalacağı düşünülen şeyler değildir. Onları koruyan, yalnızca kanunlar değil, toplumun adalet duygusu ve başkasının hakkına gösterdiği saygıdır.
Bugün rahatça okuluna giden bir genç kız, dün aynı kapının önünde durdurulan başka bir genç kızın hikâyesini bilmeli.
Bilmeli ki özgürlük, kendiliğinden ortaya çıkmış bir armağan değildir.
Bilmeli ki bir zamanlar birileri, başörtüsüyle eğitim alabilmek için mücadele etti; kimi hayallerini erteledi, kimi yıllarını kaybetti, kimi ağır bir yalnızlık yaşadı.
Ve en önemlisi, hiçbir insanın aynı acıları yeniden yaşamak zorunda kalmaması gerektiğini bilmeli.
Şimdi gözlerimizi Azerbaycan’a çeviriyoruz.
Orada yaşayan kardeşlerimizin, özellikle başörtüleri nedeniyle eğitim hayatında kısıtlamalarla karşılaştığını söyleyen genç kızların ve öğretmenlerin yaşadıkları bizi üzüyor.
Elbette her ülkenin kendi hukuk sistemi, eğitim düzeni ve toplumsal koşulları vardır. Yaşanan her olayın ayrıntısını bilmeden bütün vakalar hakkında kesin hükümler vermek doğru olmaz. Fakat bir insanın yalnızca başörtüsü nedeniyle eğitim hakkından mahrum bırakılması söz konusuysa, burada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir hak ve özgürlük meselesi vardır.
Bir ülkenin geleceği, genç kızlarını hangi kıyafetle sınıfa kabul ettiği üzerinden tartışılmamalıdır. Eğitim, insanları belli bir inançtan uzaklaştırmanın veya belli bir yaşam biçimine zorlamanın aracı hâline getirilmemelidir.
Devletin görevi, insanların vicdanlarını yönetmek değil, haklarını güvence altına almaktır.
Bir genç kız başörtüsü takıyor diye daha az öğrenci değildir. Bir öğretmen başını örtüyor diye bilgisini kaybetmez. İnsanların zihnindeki birikim, başlarının üzerindeki örtüyle ölçülemez.
Azerbaycanlı kardeşlerimizin de eğitim hakkını, vicdan özgürlüğünü ve insan onurunu koruyan bir anlayış içerisinde bu sorunları aşmasını diliyorum.
Türkiye’nin geçmişte yaşadığı acı tecrübelerin, başka toplumlar için bir uyarı olmasını istiyorum.
Çünkü bir haksızlığın başka bir yerde tekrarlandığını görmek, o haksızlığı yalnızca yaşayanların değil, onu tanıyan herkesin meselesi hâline getirir.
Bazen insan, geçmişte yaşadığı bir acının sona erdiğini düşünür.
Oysa acının sona ermesiyle hatırasının silinmesi aynı şey değildir.
Bir yara kapanabilir ama dokunduğunuzda hâlâ sızlayabilir.
28 Şubat benim için biraz böyle.
Yıllar geçti. Türkiye değişti. Başörtüsü üzerinden yürütülen yasakçı anlayışın geride bırakılmasıyla hayatın pek çok alanında yeni imkânlar ortaya çıktı. Fakat o dönemin insanlarda bıraktığı izleri yalnızca yasakların kalkmasıyla ortadan kaldırmak mümkün değil.
Çünkü o günleri yaşayanların hafızasında yalnızca bir kararın tarihi yok.
Yarım kalan hayaller var.
Geciken eğitim hayatları var.
Yaşanamayan gençlik yılları var.
İnsanın kendisini açıklamak zorunda bırakılmasının yorgunluğu var.
Ve bazen yıllar sonra bile yeniden canlanan o soru var:
İnsan, kimseye zarar vermeden inandığı gibi yaşamak isterken neden bu kadar ağır bir bedel ödemek zorunda kaldı?
Bu sorunun cevabını ararken geçmişin bütün insanlarını tek bir kalıba sokmak istemiyorum. Fakat yaşanan mağduriyetlerin üzerini de örtemeyiz. Bir toplumun geçmişiyle yüzleşmesi, yalnızca kendi hatalarını hatırlaması değil, o hataların insan hayatında açtığı yaraları kabul etmesiyle mümkündür.
Unutmak bazen insanı rahatlatır.
Hatırlamak ise sorumluluk yükler.
Ben bugün hatırlamayı seçiyorum.
Azerbaycan’daki kardeşlerimizin yaşadığı sıkıntıları duyduğumda, Türkiye’de bir zamanlar aynı acılarla mücadele eden kadınları yeniden hatırladığım için…
Başörtüsü yüzünden eğitim hakkı tartışma konusu yapılan her genç kızın hikâyesinde, geçmişten kalan bir sızıyı hissettiğim için…
Ve hiçbir genç kadının inancıyla geleceği arasında bir tercih yapmak zorunda kalmamasını istediğim için…
Değerli okurlar,
Bir ülkenin büyüklüğü yalnızca ekonomisiyle, ordusuyla, binalarıyla veya dünyadaki siyasi ağırlığıyla ölçülmez. O ülkenin, kendisinden farklı olan insanlara nasıl davrandığına da bakmak gerekir.
Bir genç kızın okul kapısında nasıl karşılandığı, bazen bütün büyük söylemlerden daha anlamlıdır.
Eğer bir insanın eğitim hakkı kıyafeti yüzünden engelleniyorsa, orada yalnızca eğitimle ilgili bir sorun yoktur. İnsanın özgürlüğü, onuru ve toplumdaki yeri hakkında da bir sorun vardır.
Biz Türkiye’de 28 Şubat’ın acılarını yaşadık. Bu yüzden bugün başka bir yerde benzer bir mağduriyetin ortaya çıktığını duyduğumuzda, o acının ne anlama geldiğini anlamak için başkasının bize uzun uzun anlatmasını beklemiyoruz.
Çünkü hafızamızda hâlâ o kapılar var.
O kapıların önünde bekleyen genç kızlar var.
Bir zamanlar başörtüsünü çıkarmakla eğitim hayatından vazgeçmek arasında bırakılan kadınlar var.
Ve bütün bunların ardından, bir daha aynı şeylerin yaşanmaması gerektiğine dair güçlü bir inanç var.
Dileğim, Azerbaycan’da bu konuda mağduriyet yaşayan kardeşlerimizin de haklarına kavuşması, genç kızların eğitimlerine özgürce devam edebilmesi ve öğretmenlerin mesleklerini inançları nedeniyle baskı altında kalmadan sürdürebilmesidir.
Türkiye’de yaşanan değişimin, onların da daha özgür bir geleceğe ulaşmaları için umut vermesini istiyorum.
Çünkü bir ülkede kazanılan hak, başka bir ülkede yaşayan insanın acısına karşı bizi duyarsızlaştırmamalı. Tam tersine, kendi geçmişimizden öğrendiklerimiz başkalarının haklarını savunma sorumluluğumuzu artırmalı.
Benim bütün bunlardan çıkardığım sonuç şu:
Bir insanın başörtüsü yüzünden okul kapısında bırakılması, yalnızca o insanın değil, adalet duygusuna sahip herkesin meselesidir.
Ve 28 Şubat’ın üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, başörtülü bir genç kızın eğitim hakkının engellendiğini duyduğumda içimde bir şeylerin yeniden sızlaması bundandır.
Çünkü bazı tarihler takvimden silinmez.
Bazı acılar insanın hafızasında yaşamaya devam eder.
Bazı yaralar, başka bir insanın gözyaşında yeniden kanar.
Ben bugün Azerbaycan’dan gelen haberleri duyarken yalnızca geçmişi hatırlamıyorum.
Aynı acıların bir daha yaşanmaması için hâlâ söyleyecek sözümüz olduğunu da hatırlıyorum.
Ve bütün kalbimle inanıyorum ki hiçbir genç kız, başındaki örtüyle hayalleri arasında seçim yapmak zorunda kalmamalı.
Çünkü bir kız çocuğunun geleceği, başındaki örtüden daha büyük; insanın özgürlüğü ise bütün yasaklardan daha değerlidir.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.