Bir Şehre Ömür Verenleri Ne Zaman Unutuyoruz? (Koçali Aymaz ağabey)
Bir Şehre Ömür Verenleri Ne Zaman Unutuyoruz? (Koçali Aymaz ağabey)
Yazarımız Mevlüt Bayraktar Yazdı " Bir Şehre Ömür Verenleri Ne Zaman Unutuyoruz? (Koçali Aymaz ağabey)"
Değerli Siverekliler,
Dün telefonum çaldı.
Arayan, Siverek adına yıllarını tüketmiş, Siverek’in il olması için mücadele etmiş, bu şehrin kalkınması için ömrünün önemli bir bölümünü harcamış değerli büyüğümüz Koçali Aymaz ağabeydi.
Beni, birkaç gün önce kaleme aldığım Takoran Festivali yazısı nedeniyle aramış.
Yazıyı okuduğunu söyledi.
Beğendiğini söyledi.
Beni tebrik etti.
Bir insanın yazdığı bir yazının beğenilmesi elbette güzeldir. Ama bazı insanların ağzından duyulan birkaç cümle, insanın omuzlarına başka türlü bir ağırlık bırakır.
Koçali Aymaz’dan gelen bir takdir benim için de böyleydi.
Çünkü Koçali ağabey, Siverek’i uzaktan sevenlerden değil.
Siverek için ömründen verenlerden.
Siverek’in derdini kendi derdi bilenlerden.
Bu şehrin geleceği için yıllarca mücadele etmiş, Siverek’in il olması meselesini hayatının önemli meselelerinden biri haline getirmiş insanlardan.
Biz bugün Siverek’in meselelerini konuşurken, aslında bizden önce bu meseleleri konuşmuş insanların omuzlarında duruyoruz.
Bunu bazen unutuyoruz.
Belki de en büyük eksikliğimiz bu.
Fakat telefondaki konuşmamızın bir yerinde Koçali ağabey öyle bir cümle söyledi ki, bütün sevinç bir anda başka bir duyguya dönüştü.
“Festivalin yapılacağını senin yazından öğrendim.”
Bir süre sustum.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Çünkü Takoran Festivali’nin yapılıp yapılmamasından daha büyük bir mesele vardı burada.
Siverek için yıllarca mücadele etmiş bir insan, Siverek’in önemli bir etkinliğinden haberdar değildi.
Kimse ona söylememişti.
Kimse arayıp,
“Koçali ağabey, böyle bir festival düzenleniyor.” dememişti.
Belki sosyal medyayı takip etmiyordu.
Belki yaşının getirdiği sebeplerle internet dünyasının uzağında kalmıştı.
Ama mesele aslında bu değildi.
Mesele şuydu: Biz onu haberdar etmeyi neden akıl edememiştik?
İnsan bazen bir şehrin eksikliğini yollarında, binalarında, ekonomisinde arıyor.
Oysa şehirlerin başka eksiklikleri de vardır.
Bazen bir şehir, insanlarını unuttuğu için fakirleşir.
Bazen bir şehir geçmişine sırt çevirdiği için küçülür.
Bazen de o şehrin hafızasını taşıyan insanlar birer birer sessizliğe çekilir ve şehir, onların yokluğunu ancak çok geç fark eder.
Koçali ağabeyle konuşurken biraz da bunu düşündüm.
Biz Siverek’i kalkındırmaktan söz ediyoruz.
İl olmasından söz ediyoruz.
Turizmden söz ediyoruz.
Takoran’dan, Karacadağ’dan, kültürden, tarihten söz ediyoruz.
Ama bütün bunları konuşurken Siverek’in geçmişteki mücadelesini veren insanları ne kadar hatırlıyoruz?
Onların kapısını ne kadar çalıyoruz?
Onları ne kadar dinliyoruz?
Onlara ne kadar “Nasılsın?” diyoruz?
Belki de bir şehrin gerçek gelişmişliği tam da burada başlıyor.
Koçali ağabey bana başka şeylerden de söz etti.
İsim vermeyeceğim.
Çünkü bazı meselelerin isimlere ihtiyacı yoktur.
İnsanın anlattığı şey zaten yeterince ağırdır.
Yaşlandığını…
Sağlığının eskisi gibi olmadığını…
Evden fazla çıkmadığını…
İnsanlarla eskisi kadar görüşmediğini…
Ve en çok da bir zamanlar “kardeşim” dediği insanların artık kapısını çalmadığını anlattı.
İşte o noktada konuşmanın rengi değişti.
Çünkü insan gençken etrafında çok insan olur.
Bir mücadele varsa insanlar yanındadır.
Bir hareket varsa kalabalıklar vardır.
Bir hedef varsa telefonlar çalar.
Bir toplantı varsa herkes birbirini arar.
Ama insan yaşlanınca, hastalanınca, evinin kapısı kapanınca başka bir gerçek ortaya çıkar.
Kim gerçekten yanında?
Kim sadece yol arkadaşlığı yapmış?
Kim seni insan olduğun için sevmiş?
Kim seni taşıdığın makam, verdiğin mücadele, sahip olduğun imkânlar için yanında tutmuş?
İnsan yaşlandığında çevresindeki kalabalık azalır.
Ve bazen geriye sadece gerçekler kalır.
Bunu yalnızca Koçali ağabey için söylemiyorum.
Bu, bizim toplum olarak kendimize sormamız gereken bir soru.
Biz yaşlılarımıza ne yapıyoruz?
Bizi bugünlere getiren insanlara ne kadar zaman ayırıyoruz?
Bir insanın hayatı boyunca verdiği emek, yalnızca genç ve güçlü olduğu yıllarda mı değerlidir?
Bir insan yaşlandığında geçmişte yaptıkları da mı yaşlanır?
Hayır.
Tam tersine.
İnsan yaşlandıkça hayatının anlamı daha da büyür.
Çünkü yaşlı bir insan yalnızca bir birey değildir.
O, bir hafızadır.
Bir arşivdir.
Bir şehrin yaşayan tarihidir.
Koçali ağabeyin anlattığı Siverek, bizim bugün bildiğimiz Siverek’ten biraz farklıdır.
O, insanların nasıl mücadele ettiğini bilir.
Kimlerin hangi dönemlerde hangi fedakârlıkları yaptığını bilir.
Siverek’in il olması için hangi kapıların çalındığını, hangi umutların kurulduğunu, hangi hayal kırıklıklarının yaşandığını bilir.
Biz bugün bunları kitaplardan öğrenmeye çalışırken, bazı insanlar bütün bunları yaşayarak öğrendi.
Ve biz o insanları yalnız bırakırsak, yalnızca bir insanı yalnız bırakmış olmayız.
Şehrin hafızasını yalnız bırakmış oluruz.
Bir de Sivil-Der meselesi var.
Koçali ağabey, bu derneğin kurucu ve fahri başkanı.
Ben de yönetimin içerisinde bulunan insanlardan biriyim.
Dolayısıyla burada kendime de dönüp bakmam gerekiyor.
“Niçin Koçali ağabeye haber verilmedi?” sorusunu önce başkasına değil, kendime sormalıyım.
Çünkü bazen eleştirmek kolaydır.
Birilerini suçlamak kolaydır.
“Vefasızlar.” demek kolaydır.
Ama insan önce aynaya bakmalı.
Ben ne yaptım?
Ben aradım mı?
Ben sordum mu?
Ben kapısını çaldım mı?
Ben ona, “Koçali ağabey, nasılsın?” dedim mi?
İşte asıl soru budur.
Ve bu soruya herkes kendi içinde cevap vermelidir.
Belki de biz vefayı yanlış anlıyoruz.
Vefayı büyük törenler sanıyoruz.
Bir insan öldüğünde hakkında uzun uzun konuşmayı vefa zannediyoruz.
Fotoğrafını paylaşmayı…
Eski anılarını anlatmayı…
“Büyük bir değerdi.” demeyi…
Ama insan hayattayken kapısını çalmıyorsak, öldükten sonra söylediğimiz bütün güzel sözlerin ne anlamı kalıyor?
Bir insanın cenazesinde bin kişinin bulunması kolaydır.
Asıl mesele, o insan hayattayken evinin kapısını kaç kişinin çaldığıdır.
Bir insan öldüğünde onu özlemek kolaydır.
Asıl mesele, hayattayken yalnızlığını fark edebilmektir.
Bir insanın ardından “Siverek için çok şey yaptı.” demek kolaydır.
Asıl mesele, o insan bugün hâlâ aramızdayken ona bunu söyleyebilmektir.
Koçali ağabeyin bana söyledikleri bu yüzden içime dokundu.
Çünkü ortada sadece bir festivalden haberdar olmama meselesi yoktu.
Ortada daha büyük bir yalnızlık vardı.
Ve o yalnızlığın içinde hepimize ait bir pay vardı.
Belki onun evinin kapısını çalmadık.
Belki “Nasılsın?” diye sormadık.
Belki yıllardır görmediğimiz halde bunu normalleştirdik.
Belki “Yaşlandı artık.” deyip geçtik.
Ama insan yaşlanınca toplumdan düşmez.
Tam tersine toplumun hafızasına daha fazla yaklaşır.
Siverek’in il olması için yıllarca mücadele eden bir insan bugün evinde oturuyorsa ve biz onun kapısını çalmıyorsak, burada yalnızca onun değil, bizim de kaybettiğimiz bir şey vardır.
Çünkü yarın biz de yaşlanacağız.
Bugün güçlü olduğumuz için etrafımızda insanlar olabilir.
Telefonlarımız çalabilir.
Mesajlarımız gelebilir.
Toplantılarımız olabilir.
İnsanlar bizi ziyaret edebilir.
Ama hayatın kanunu değişmez.
Bir gün bizim de adımlarımız yavaşlayacak.
Bir gün biz de evimizin penceresinden dışarı bakıp eski günleri hatırlayacağız.
Ve belki o gün birilerinin kapımızı çalmasını isteyeceğiz.
İşte bugün başkasına yapmadığımız şeyi, yarın başkasından beklemek ne kadar doğru?
Ben Koçali ağabeyle konuşurken bir şeyi daha düşündüm.
Siverek’in geleceğini konuşurken, geçmişine karşı sorumluluğumuzu da konuşmalıyız.
Yeni yollar yapabiliriz.
Yeni festivaller düzenleyebiliriz.
Yeni projeler hazırlayabiliriz.
Turizmi geliştirebiliriz.
Takoran’ı Türkiye’ye anlatabiliriz.
Siverek’in il olması için yeniden mücadele edebiliriz.
Ama bütün bunların yanında bir de şehrin insanlarına sahip çıkmalıyız.
Çünkü şehir sadece taş değildir.
Şehir, insandır.
Şehir, hatıradır.
Şehir, hafızadır.
Şehir, vefadır.
Ve bir şehrin gerçek zenginliği, yetiştirdiği insanları yaşarken ne kadar hatırladığıyla ölçülür.
O yüzden bu yazıyı yalnızca Koçali ağabey için yazmıyorum.
Bu yazıyı biraz da kendimiz için yazıyorum.
Kendime de bir hatırlatma olsun diye.
Sivil-Der'deki arkadaşlarıma da…
Siverek’te söz sahibi olanlara da…
Gençlere de…
Eski dostlara da…
Ve bu şehri seven herkese…
Bir gün kapısını çalmayı düşündüğünüz insanın kapısını bugün çalın.
Bir gün aramayı düşündüğünüz insanı bugün arayın.
Bir gün teşekkür etmeyi düşündüğünüz insana bugün teşekkür edin.
Çünkü bazı insanlar öldükten sonra değil, yaşarken hatırlanmayı hak eder.
Koçali ağabey gibi insanlar, bir şehrin yalnızca geçmişi değildir.
Onlar, o şehrin vicdanıdır.
Ve vicdanı yalnız bırakırsanız, bir gün dönüp baktığınızda şehrin çok büyüdüğünü ama ruhunun küçüldüğünü görebilirsiniz.
Ben bu konuşmadan sonra kendimi de sorguladım.
Ve açıkçası utandım.
Çünkü mesele sadece Koçali ağabeyin festivalden haberdar olmaması değildi.
Mesele, Siverek için bir ömür harcamış bir insanın bizim gündemimizden düşmüş olmasıydı.
Bence asıl üzerinde düşünmemiz gereken budur.
Koçali ağabeyin bize ihtiyacı belki bir telefon kadar basit.
Belki bir fincan çay kadar kısa.
Belki birkaç dakikalık bir sohbet kadar küçük.
Ama bizim ona borcumuz çok daha büyük.
Çünkü o, bize bir ömür verdi.
Şimdi sıra bizde.
Hiç değilse kapısını çalacak kadar…
Hiç değilse hâlini hatırını soracak kadar…
Hiç değilse, “Koçali ağabey, biz buradayız.” diyecek kadar…
Vefa bazen büyük laflar değildir.
Bazen sadece bir kapıyı çalmaktır.
Ve bazı kapılar vardır ki, insan geç kalmadan çalmalıdır.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.