Yastığın Arkasındaki Şekerler
Yastığın Arkasındaki Şekerler
Yazarımız Mevlüt Bayraktar Yazdı, " Yastığın Arkasındaki Şekerler"
Bazı kış akşamlarını insan yıllar geçse de unutamıyor.
Üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, o akşamların soğuğu başka bir yerden çıkıp geliyor. Bazen eski bir koku, bazen sobanın başında duyulan bir ses, bazen de bir avuç şeker… İnsan bir anda çocukluğunun kapısında buluyor kendini.
Benim çocukluğumda kış akşamlarının başka bir heyecanı vardı.
Babam şehre at arabasıyla giderdi.
Akşamüzeri dönüşünü dört gözle beklerdik. Evimizde eski dürbünler vardı. Abim dama çıkar, dürbünü gözlerine dayar, uzaktaki yolu gözetlerdi. Biz de aşağıda, onun söyleyeceği haberi beklerdik.
Bir at arabası göründüğünde evin içinde bir hareket başlardı.
“Baba geliyor.”
O iki kelime bize yetiyordu.
Babadan öyle büyük şeyler beklemezdik aslında. Çocuk aklımızın bütün beklentisi, onun şehirden getireceği küçücük şeylere sığardı.
Bir çarşı ekmeği.
Bir de rengârenk nohutlu şekerler.
Hepsi buydu.
Ama bizim dünyamızda bundan daha büyük bir hediye yoktu.
Babam eve geldiğinde onu koşarak karşılardık. At arabasından inerdi. Sonra cebine koyduğu nohutlu şekerlerden bir avuç çıkarır, hepimize verirdi. Nohutlu şekerlerin olduğu poşeti daha sonra anneme verirdi.
Annem o poşeti alırdı, bir hazine gibi saklardı.
Çarşı ekmeğini ise akşamdan yemezdik.
O ekmeğe dokunmazdık.
Sabahı beklerdik.
Sanki ekmek sıradan bir ekmek değil, ertesi sabah bizi bekleyen özel bir bayramdı. Akşamdan sabaha kadar gözümüzün önünde olurdu ama el sürmezdik. Çünkü biliyorduk; sabah kahvaltısında çarşı ekmeği yiyecektik.
Sabah olsun diye uykumuzun gelmesini beklerdik.
Sonra sabah olduğunda erkenden uyanırdık.
Çocukluk işte…
Bugün insanın yüzlerce şeye sahip olması yetmiyor. O günlerde bir çarşı ekmeği bütün dünyaya bedeldi.
Bir de şekerler vardı.
Annem, babamın getirdiği şeker poşetini alır, şekerleri bizlere dağıtırdı. Sonra kalanını saklardı. Çoğu zaman yastığın arkasına.
O zaman bunun nedenini düşünmezdim.
Sadece bilirdim:
Şekerler annemin yastığının arkasındaydı.
Ve annem izin vermeden oraya uzanılmazdı.
Ama ben evin en küçüğüydüm.
Biraz da yaramazdım.
Bir kış akşamıydı.
Soba gümbür gümbür yanıyordu. Evin içi sıcaktı. Ben ve abilerim ve ablalarım sobanın çevresinde oturuyorduk. Babam yine şehirden dönmüştü. Renkli nohutlu şekerlerin bulunduğu anneme anneme vermişti.
Annem her zamanki gibi hepimize bir avuç şeker dağıtmış, sonra torbayı alıp yastığın arkasına saklamıştı.
Benim şekerlerim diğerlerinden önce bitti.
Çocuk aklımla bunun haksızlık olduğunu düşünmüş olmalıyım.
Annemden yeniden istedim.
Annem bana hakkımı hatırlattı.
Ben şeker hakkımı bitirmiştim.
Ama çocukluk, hakkın bittiğini kabul etmiyor.
Ben de annemin arkasındaki şeker torbasına ulaşmaya çalıştım.
Sonrasını yıllardır unutmadım.
Dengemi kaybettim ve ben, kışın sonuna doğru bütün gücüyle ısınmış ve yanan sobaya değdim.
Baldırım sobaya çarptı.
Bir anda canım yandı.
Öyle bir yandı ki bağırmaya başladım.
O an evin bütün sesi değişti.
Annemin yüzünü hatırlıyorum.
Benim canım yanıyordu ama annemin de ciğeri yanmış gibiydi.
Bana baktı.
Sonra abilerime kızdı.
Ben ağlıyordum.
Annem hemen yanan yerime yoğurt getirdi. Köydeydik. İlaç yoktu, bugün bildiğimiz imkânların çoğu yoktu. O gün annemin elinde ne varsa onunla benim canımı dindirmeye çalıştı.
Sonra beni yatağa yatırdı.
Ve şeker poşetini yine çıkardı.
Oysa biraz önce o şekerleri benden saklıyordu.
Hakkımı bitirdiğimi söylemişti.
Ama şimdi, yatağın içinde ağlayan çocuğunun başında, o şekerlerden birer birer ağzıma koyuyordu.
Benim için şekerin tadı değişmişti.
Belki şeker aynı şekerdi.
Ama annemin eli değince başka bir şeye dönüşüyordu.
Bugün o geceyi düşündüğümde sobanın sıcaklığını hatırlıyorum.
Baldırımın acısını da.
Yastığın arkasındaki şeker torbasını da.
Ama bütün bunların içinden en çok annemin elleri çıkıyor karşıma.
Bir çocuğun canı yandığında annesinin ne yapacağını düşünmesine gerek yoktur.
Anne, çocuğun canının yandığını görür ve elleri kendiliğinden harekete geçer.
Yoğurdu getirir.
Yanan yere koyar.
Çocuğunu yatırır.
Başında bekler.
Sonra elindeki son teselliyi, biraz önce esirgediği şekeri bile, tek tek onun ağzına verir.
Şimdi düşünüyorum da…
O gün benim baldırım yanmıştı.
Ama annemin içi de yanmıştı.
Ben bunu çocukken bilmiyordum.
Çocukken insan annesinin sevgisinin büyüklüğünü ölçemiyor. Bir avuç şeker sanıyor onu. Bir parça ekmek. Başucunda bekleyen bir el. Yanan yere sürülen bir parça yoğurt.
Yıllar sonra anlıyorsun.
Meğer insanın çocukluğu, annesinin yaptığı küçücük şeylerin içinde saklıymış.
Bir dürbünde.
Dama çıkan bir abinin gözlerinde.
Uzakta görünen bir at arabasında.
“Baba geliyor” diye birbirimize söylediğimiz o cümlede.
Bir çarşı ekmeğinde.
Yastığın arkasına saklanan bir poşet şekerde.
Ve gecenin bir vakti, acıdan ağlayan çocuğunun ağzına tek tek şeker koyan bir annenin elinde…
Şimdi o evin içinde değilim.
O soba yok.
O at arabası yok.
O dürbünler yok.
Yastığın arkasındaki şeker poşeti de yok.
Ama bazen gözlerimi kapattığımda o kış akşamına geri dönüyorum.
Ben yine küçüğüm.
Baldırım yanıyor.
Soba yanıyor.
Abilerim yanımda.
Annem başucumda.
Ve o, elindeki şekeri birer birer ağzıma koyuyor.
Ben de çocukluğumun en güvenli yerinde, annemin ellerinin arasında yatıyorum.
Ah anne…
İnsan büyüyünce anlıyor:
Meğer çocukluğumuz, annemizin ellerinden başka bir yerde değilmiş.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.