BEYAZ BALIK: BAZI HİKÂYELER YAZILMAZ, İNSANIN İÇİNDE BİRİKİR

Güncel 19.10.2026 - 20:40, Güncelleme: 19.10.2026 - 20:40
 

BEYAZ BALIK: BAZI HİKÂYELER YAZILMAZ, İNSANIN İÇİNDE BİRİKİR

Yazarımız Mevlüt Bayraktar yazdı
BEYAZ BALIK: BAZI HİKÂYELER YAZILMAZ, İNSANIN İÇİNDE BİRİKİR Mevlüt Bayraktar İnsan neden yazar? Bu sorunun herkes için ayrı bir cevabı vardır. Kimi unutulmaktan korktuğu için yazar, kimi hatırlayamadığı şeyleri yeniden bulabilmek için… Kimi anlatamadıklarını kâğıda döker, kimi de yıllarca sustuğu için bir gün konuşmak zorunda kalır. Benim için yazmak, biraz da insanın kendi içindeki karanlık odaların kapısını aralamasıdır. O odalarda sakladığı hatıralarla, yüzleşmekten kaçtığı sorularla, bazen kendisine bile itiraf edemediği duygularla karşılaşmasıdır. İnsan başkalarını anlatmaya başladığında, bir süre sonra kendisini anlattığını fark eder. Belki de edebiyatın en tuhaf yanı budur: Bir başkasının hayatına bakarken kendi hayatımızın eksik parçalarını görürüz. Şimdi, uzun zamandır içimde taşıdığım bir hikâyeyi okurlarla buluşturmaya hazırlanıyorum. Adı: Beyaz Balık. Kitabın adı ilk bakışta insana sakin bir denizi, suyun içinde süzülen beyaz bir balığı, belki de çocukluğun masumiyetini düşündürebilir. Fakat edebiyatta bazı isimler, kapısı henüz açılmamış bir odanın önünde durmak gibidir. İçeride ne olduğunu bilmezsiniz. Yalnızca kapının ardında sizi bekleyen bir şey olduğunu hissedersiniz. Beyaz Balık da benim için böyle bir hikâye. Onun hangi duygudan doğduğunu, hangi soruların peşine düştüğünü, insanın içinde hangi izleri aradığını anlatmak istiyorum. Ama bir kitabı okura tanıtırken bütün sırlarını önceden açığa çıkarmak, yolculuğa çıkacak birine varacağı yerin bütün ayrıntılarını anlatmaya benzer. Oysa bazı hikâyelerin güzelliği, insanın onlara adım adım yaklaşmasında saklıdır. Bu yüzden Beyaz Balık’ın bütün kapılarını şimdiden açmayacağım. Belki de okurun eline verebileceğim en güzel şey, cevaplardan önce birkaç soru olacaktır. Çünkü insan bazen bir kitabı, anlatılanları öğrenmek için değil, kendi içinde uyandıracağı şeyleri keşfetmek için okur.   Bir hikâyenin nerede başladığını her zaman bilemeyiz. Bazen yıllar önce yaşanmış bir olay, hiç beklemediğiniz bir gün zihninizin kıyısına vurur. Bazen tanımadığınız bir insanın yüzünde, kendi geçmişinizden bir parçayı görürsünüz. Bazen de hayatın ortasında öylece durup kendinize şu soruyu sorarsınız: İnsan, yaşadıklarının ne kadarını gerçekten biliyor? Biz hayatı bildiğimizi sanırız. İnsanları tanıdığımıza, olayları anladığımıza, geçmişi doğru hatırladığımıza inanırız. Oysa hafızamız bile bize her zaman sadık değildir. Hatırladıklarımızı değiştirir, unuttuklarımızın yerini tahminlerle doldurur, bazen kendimizi korumak için gerçeğin karşısına görünmez perdeler çekeriz. Sonra bir gün, yıllardır doğru bildiğimiz bir şeyin aslında hiç de öyle olmadığını öğreniriz. İşte o an, yalnızca geçmişimiz değişmez. Kendimize bakışımız da değişir. Beyaz Balık’ı yazarken edebiyatın bu imkânını düşündüm: Bir hikâyenin insanı yalnızca başka hayatlara götürmesini değil, kendi hayatının içinde de dolaştırmasını… Okurun sayfaları çevirirken zaman zaman durmasını, bir cümlenin üzerinde düşünmesini, belki de uzun zamandır kendisine sormadığı bir soruyla karşılaşmasını istedim. Çünkü benim için bir kitap, kapağı kapatıldığında biten bir şey değildir. Asıl mesele, okur kitabı bitirdikten sonra da hikâyenin onun içinde yaşamaya devam etmesidir.   Peki, neden Beyaz Balık? Bu sorunun cevabını yalnızca bir isim seçiminin arkasında aramamak gerekir. Bazen bir isim, yazarın anlatmak istediği şeyden daha büyük bir anlam taşır. Bazen de hikâyenin bütün ağırlığı, ilk bakışta masum görünen iki kelimenin içine gizlenir. Beyaz Balık’ın okurun zihninde nasıl bir karşılık bulacağını şimdiden bilmiyorum. Her okur, bir kitabın içine kendi geçmişinden bir şeyler bırakır. Aynı cümleyi iki insan okur; biri çocukluğunu hatırlar, diğeri kaybettiği birini. Bir başkası hiç yaşamadığı bir hayatın acısını hisseder. Kitap aynı kitaptır ama okurların içinde açtığı kapılar birbirinden farklıdır. Belki de edebiyatın en güzel tarafı budur. Yazar hikâyeyi kurar, karakterlere hayat verir, kelimeleri yan yana getirir. Sonra bir gün kitabını bir başkasının ellerinde görür ve hikâye artık yalnızca kendisine ait olmaktan çıkar. Beyaz Balık’ı yazarken benim de bir niyetim vardı: Okura yalnızca bir hikâye sunmak değil, onunla aynı masaya oturabilmek. Ona hazır cevaplar vermek yerine bazı soruları birlikte düşünmek. İnsanların, hayatın görünür yüzünün arkasında taşıdıkları görünmez yükleri hatırlatmak. Çünkü dışarıdan baktığımızda herkesin hikâyesini bildiğimizi sanırız. Oysa bir insanın yüzüne bakmakla hayatına bakmak arasında büyük bir mesafe vardır. Kim bilir, belki de en çok yanıldığımız insanlar, en iyi tanıdığımızı düşündüklerimizdir.   Bir kitabı yazmakla yayımlamak arasında da tuhaf bir mesafe bulunur. Yazar, hikâyeyi kendi sessizliğinde büyütür. Kelimeleri değiştirir, cümleleri yeniden kurar, bazen bir sayfanın başında uzun süre bekler. Yazdıklarının eksik kaldığını düşünür. Bir karakterin söylemediği bir sözün, bir olayın açıklanmayan bir ayrıntısının peşine düşer. Sonra bir gün, elindeki metnin artık kendi yalnızlığından çıkıp başkalarının dünyasına girmeye hazır olduğunu hisseder. İşte ben de şimdi o eşiğin önündeyim. Beyaz Balık çok yakında okurlarıyla buluşacak. Bu cümleyi yazmak benim için yalnızca yeni bir kitabın çıkacağını duyurmak değil. Uzun zamandır zihnimde dolaşan bir hikâyeyi, artık kendi başına yürüyebileceği bir dünyaya uğurlamak anlamına geliyor. Bir yazarın kitabını yayımlaması, biraz da çocuğunu kalabalık bir meydana bırakması gibidir. Onun nasıl karşılanacağını, kimlerin seveceğini, kimlerin kendisinden uzak duracağını bilemez. Yalnızca anlatmak istediği şeyin bir başkasının kalbine ulaşmasını umar. Benim umudum da bu. Beyaz Balık’ı okuyan birinin, kitabın bir yerinde kendisinden bir parça bulması… Belki hiç konuşmadığı bir duyguyu fark etmesi, belki geçmişte kapattığını sandığı bir defteri yeniden açması… Belki de yalnızca birkaç dakika durup hayatına başka bir gözle bakması. Bir kitap bütün bunları başarabilir mi, bilmiyorum. Ama edebiyatın gücüne inanmasaydım, bu hikâyeyi yazmak için bu kadar zaman harcamazdım.   Şimdilik Beyaz Balık’ın bütün ayrıntılarını anlatmayacağım. Bazen merak, bir hikâyeye açılan ilk kapıdır. Okurun o kapıyı kendi isteğiyle aralamasını istiyorum. Kitabın sayfalarında nelerle karşılaşacağını, hangi duyguların peşinden gideceğini, hangi sorularla baş başa kalacağını kendisinin keşfetmesini… Size yalnızca şunu söyleyebilirim: Bir hikâyeyi anlatmaya başladığınızda, onun yalnızca kahramanlarının başından geçenlerden ibaret olmadığını zamanla anlarsınız. Her hikâye, biraz da insanın kendisiyle yaptığı hesaplaşmadır. Ve belki de bu yüzden bazı kitaplar yalnızca okunmaz; insanın hayatında bir yere yerleşir. Yakında Beyaz Balık’ın kapağını aralayacağız. O gün geldiğinde, bu hikâyenin nereden doğduğunu, beni hangi düşüncelerin peşinden sürüklediğini ve neden onu yazma ihtiyacı duyduğumu daha fazla anlatacağım. Şimdilik bu ismi aklınızın bir köşesinde tutun. Beyaz Balık. Belki bir gün bir kitapçı rafında göreceksiniz onu. Belki kapağını açıp ilk cümlesini okuyacaksınız. Belki de daha ilk sayfalarda, hiç tanımadığınız bir hikâyenin içinde kendinize rastlayacaksınız. İşte o zaman, bugün yalnızca bir isim olarak gördüğünüz Beyaz Balık’ın sizin için ne anlama geldiğini de öğrenmiş olacaksınız. Çünkü bazı hikâyeler, anlatılmayı bekler. Bazılarıysa doğru insanın onları okumasını… Ve bazen bir kitap, insanın hayatına tam da ihtiyaç duyduğu anda girer. Beyaz Balık yakında. Hikâyenin geri kalanını ise birlikte keşfedeceğiz.  
Yazarımız Mevlüt Bayraktar yazdı

BEYAZ BALIK: BAZI HİKÂYELER YAZILMAZ, İNSANIN İÇİNDE BİRİKİR

Mevlüt Bayraktar

İnsan neden yazar?

Bu sorunun herkes için ayrı bir cevabı vardır. Kimi unutulmaktan korktuğu için yazar, kimi hatırlayamadığı şeyleri yeniden bulabilmek için… Kimi anlatamadıklarını kâğıda döker, kimi de yıllarca sustuğu için bir gün konuşmak zorunda kalır.

Benim için yazmak, biraz da insanın kendi içindeki karanlık odaların kapısını aralamasıdır. O odalarda sakladığı hatıralarla, yüzleşmekten kaçtığı sorularla, bazen kendisine bile itiraf edemediği duygularla karşılaşmasıdır. İnsan başkalarını anlatmaya başladığında, bir süre sonra kendisini anlattığını fark eder. Belki de edebiyatın en tuhaf yanı budur: Bir başkasının hayatına bakarken kendi hayatımızın eksik parçalarını görürüz.

Şimdi, uzun zamandır içimde taşıdığım bir hikâyeyi okurlarla buluşturmaya hazırlanıyorum.

Adı: Beyaz Balık.

Kitabın adı ilk bakışta insana sakin bir denizi, suyun içinde süzülen beyaz bir balığı, belki de çocukluğun masumiyetini düşündürebilir. Fakat edebiyatta bazı isimler, kapısı henüz açılmamış bir odanın önünde durmak gibidir. İçeride ne olduğunu bilmezsiniz. Yalnızca kapının ardında sizi bekleyen bir şey olduğunu hissedersiniz.

Beyaz Balık da benim için böyle bir hikâye.

Onun hangi duygudan doğduğunu, hangi soruların peşine düştüğünü, insanın içinde hangi izleri aradığını anlatmak istiyorum. Ama bir kitabı okura tanıtırken bütün sırlarını önceden açığa çıkarmak, yolculuğa çıkacak birine varacağı yerin bütün ayrıntılarını anlatmaya benzer. Oysa bazı hikâyelerin güzelliği, insanın onlara adım adım yaklaşmasında saklıdır.

Bu yüzden Beyaz Balık’ın bütün kapılarını şimdiden açmayacağım. Belki de okurun eline verebileceğim en güzel şey, cevaplardan önce birkaç soru olacaktır.

Çünkü insan bazen bir kitabı, anlatılanları öğrenmek için değil, kendi içinde uyandıracağı şeyleri keşfetmek için okur.

 

Bir hikâyenin nerede başladığını her zaman bilemeyiz.

Bazen yıllar önce yaşanmış bir olay, hiç beklemediğiniz bir gün zihninizin kıyısına vurur. Bazen tanımadığınız bir insanın yüzünde, kendi geçmişinizden bir parçayı görürsünüz. Bazen de hayatın ortasında öylece durup kendinize şu soruyu sorarsınız: İnsan, yaşadıklarının ne kadarını gerçekten biliyor?

Biz hayatı bildiğimizi sanırız. İnsanları tanıdığımıza, olayları anladığımıza, geçmişi doğru hatırladığımıza inanırız. Oysa hafızamız bile bize her zaman sadık değildir. Hatırladıklarımızı değiştirir, unuttuklarımızın yerini tahminlerle doldurur, bazen kendimizi korumak için gerçeğin karşısına görünmez perdeler çekeriz.

Sonra bir gün, yıllardır doğru bildiğimiz bir şeyin aslında hiç de öyle olmadığını öğreniriz.

İşte o an, yalnızca geçmişimiz değişmez. Kendimize bakışımız da değişir.

Beyaz Balık’ı yazarken edebiyatın bu imkânını düşündüm: Bir hikâyenin insanı yalnızca başka hayatlara götürmesini değil, kendi hayatının içinde de dolaştırmasını… Okurun sayfaları çevirirken zaman zaman durmasını, bir cümlenin üzerinde düşünmesini, belki de uzun zamandır kendisine sormadığı bir soruyla karşılaşmasını istedim.

Çünkü benim için bir kitap, kapağı kapatıldığında biten bir şey değildir. Asıl mesele, okur kitabı bitirdikten sonra da hikâyenin onun içinde yaşamaya devam etmesidir.

 

Peki, neden Beyaz Balık?

Bu sorunun cevabını yalnızca bir isim seçiminin arkasında aramamak gerekir. Bazen bir isim, yazarın anlatmak istediği şeyden daha büyük bir anlam taşır. Bazen de hikâyenin bütün ağırlığı, ilk bakışta masum görünen iki kelimenin içine gizlenir.

Beyaz Balık’ın okurun zihninde nasıl bir karşılık bulacağını şimdiden bilmiyorum. Her okur, bir kitabın içine kendi geçmişinden bir şeyler bırakır. Aynı cümleyi iki insan okur; biri çocukluğunu hatırlar, diğeri kaybettiği birini. Bir başkası hiç yaşamadığı bir hayatın acısını hisseder. Kitap aynı kitaptır ama okurların içinde açtığı kapılar birbirinden farklıdır.

Belki de edebiyatın en güzel tarafı budur. Yazar hikâyeyi kurar, karakterlere hayat verir, kelimeleri yan yana getirir. Sonra bir gün kitabını bir başkasının ellerinde görür ve hikâye artık yalnızca kendisine ait olmaktan çıkar.

Beyaz Balık’ı yazarken benim de bir niyetim vardı: Okura yalnızca bir hikâye sunmak değil, onunla aynı masaya oturabilmek. Ona hazır cevaplar vermek yerine bazı soruları birlikte düşünmek. İnsanların, hayatın görünür yüzünün arkasında taşıdıkları görünmez yükleri hatırlatmak.

Çünkü dışarıdan baktığımızda herkesin hikâyesini bildiğimizi sanırız. Oysa bir insanın yüzüne bakmakla hayatına bakmak arasında büyük bir mesafe vardır.

Kim bilir, belki de en çok yanıldığımız insanlar, en iyi tanıdığımızı düşündüklerimizdir.

 

Bir kitabı yazmakla yayımlamak arasında da tuhaf bir mesafe bulunur.

Yazar, hikâyeyi kendi sessizliğinde büyütür. Kelimeleri değiştirir, cümleleri yeniden kurar, bazen bir sayfanın başında uzun süre bekler. Yazdıklarının eksik kaldığını düşünür. Bir karakterin söylemediği bir sözün, bir olayın açıklanmayan bir ayrıntısının peşine düşer. Sonra bir gün, elindeki metnin artık kendi yalnızlığından çıkıp başkalarının dünyasına girmeye hazır olduğunu hisseder.

İşte ben de şimdi o eşiğin önündeyim.

Beyaz Balık çok yakında okurlarıyla buluşacak.

Bu cümleyi yazmak benim için yalnızca yeni bir kitabın çıkacağını duyurmak değil. Uzun zamandır zihnimde dolaşan bir hikâyeyi, artık kendi başına yürüyebileceği bir dünyaya uğurlamak anlamına geliyor.

Bir yazarın kitabını yayımlaması, biraz da çocuğunu kalabalık bir meydana bırakması gibidir. Onun nasıl karşılanacağını, kimlerin seveceğini, kimlerin kendisinden uzak duracağını bilemez. Yalnızca anlatmak istediği şeyin bir başkasının kalbine ulaşmasını umar.

Benim umudum da bu.

Beyaz Balık’ı okuyan birinin, kitabın bir yerinde kendisinden bir parça bulması… Belki hiç konuşmadığı bir duyguyu fark etmesi, belki geçmişte kapattığını sandığı bir defteri yeniden açması… Belki de yalnızca birkaç dakika durup hayatına başka bir gözle bakması.

Bir kitap bütün bunları başarabilir mi, bilmiyorum. Ama edebiyatın gücüne inanmasaydım, bu hikâyeyi yazmak için bu kadar zaman harcamazdım.

 

Şimdilik Beyaz Balık’ın bütün ayrıntılarını anlatmayacağım.

Bazen merak, bir hikâyeye açılan ilk kapıdır. Okurun o kapıyı kendi isteğiyle aralamasını istiyorum. Kitabın sayfalarında nelerle karşılaşacağını, hangi duyguların peşinden gideceğini, hangi sorularla baş başa kalacağını kendisinin keşfetmesini…

Size yalnızca şunu söyleyebilirim: Bir hikâyeyi anlatmaya başladığınızda, onun yalnızca kahramanlarının başından geçenlerden ibaret olmadığını zamanla anlarsınız. Her hikâye, biraz da insanın kendisiyle yaptığı hesaplaşmadır.

Ve belki de bu yüzden bazı kitaplar yalnızca okunmaz; insanın hayatında bir yere yerleşir.

Yakında Beyaz Balık’ın kapağını aralayacağız. O gün geldiğinde, bu hikâyenin nereden doğduğunu, beni hangi düşüncelerin peşinden sürüklediğini ve neden onu yazma ihtiyacı duyduğumu daha fazla anlatacağım.

Şimdilik bu ismi aklınızın bir köşesinde tutun.

Beyaz Balık.

Belki bir gün bir kitapçı rafında göreceksiniz onu. Belki kapağını açıp ilk cümlesini okuyacaksınız. Belki de daha ilk sayfalarda, hiç tanımadığınız bir hikâyenin içinde kendinize rastlayacaksınız.

İşte o zaman, bugün yalnızca bir isim olarak gördüğünüz Beyaz Balık’ın sizin için ne anlama geldiğini de öğrenmiş olacaksınız.

Çünkü bazı hikâyeler, anlatılmayı bekler.

Bazılarıysa doğru insanın onları okumasını…

Ve bazen bir kitap, insanın hayatına tam da ihtiyaç duyduğu anda girer.

Beyaz Balık yakında.

Hikâyenin geri kalanını ise birlikte keşfedeceğiz.

 
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve habersiverek.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.