İklim ve Yaşam Dengesi…
İklim değişikliği, günlük hayatımızda her an farkında olmasak bile, hepimizi doğrudan etkileyen bir mesele haline gelmiştir. Bugün yaşadığımız pek çok sorun, çoğu zaman adını koymasak da iklimle yakından ilişkilidir.
İklim, genel anlamıyla bir coğrafyada uzun yıllar boyunca hâkim olan sıcaklık, yağış ve nem koşullarını ifade eder. Bu koşullar, yalnızca hava durumunu değil; bitki örtüsünü, canlı yaşamını, üretim biçimlerini ve insanların gündelik yaşamını da şekillendirir. Bu dengenin bozulması ise yalnızca doğayı değil, aynı zamanda ekonomiyi ve toplumsal yaşamı da doğrudan etkileyen ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Peki ne oldu da iklim değişikliği hepimiz için bir sorun haline geldi? Aslında iklimlerin tarih boyunca değiştiği bilinen bir gerçektir. Buzul çağları gibi büyük iklimsel dönüşümler, dünyanın doğal döngüsünün bir parçasıdır. Ancak bugün yaşanan durum, bu doğal değişimlerden farklıdır. Sorun, iklimin kısa süreler içinde hızla değişmesi ve küresel sıcaklık artışının sürekli yükseldiğinin bilimsel verilerle ortaya konmuş olmasıdır.
Bu tehlikeli sürecin başlıca nedeni insan faaliyetleridir. Özellikle sanayi devrimiyle birlikte makineleşme artmış, buna paralel olarak enerji ve ham madde ihtiyacı büyümüştür. Sürekli üretim ve tüketime dayalı sanayi toplumu, bir yandan doğal kaynakları hızla tüketirken, diğer yandan fosil yakıtlara dayalı enerji kullanımıyla atmosfere daha fazla karbon salınımına neden olmuştur. Bu durum, dünyanın giderek daha fazla ısınması sorunsalını ortaya çıkarmıştır.
İklim değişikliği, ısınmaya bağlı yaz aylarında bazı bölgelerde uzun süreli kuraklıklara yol açarken, bazı bölgelerde ise bahar ve kış aylarında ani hava olayları nedeniyle sel ve taşkın riskini artırmakta; can ve mal güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Özellikle beklenmedik don olayları, tarımsal üretimi olumsuz etkileyerek rekolte kayıplarına neden olmakta ve çiftçileri ciddi ekonomik zorluklarla karşı karşıya bırakmaktadır.
Bunun yanı sıra yoğun kar yağışı ve şiddetli sağanaklara hazırlıksız yakalanan yerleşim yerlerinde yeterli önlem ve koordinasyonun bulunmaması, ulaşım sistemlerinde ciddi aksamalara neden olmakta, bu durum eğitim, sağlık ve gıda gibi temel kamu hizmetlerinin erişilebilirliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Ancak afet düzeyinde yaşanan bu olayların meydana gelme sorumluluğunu yalnızca fabrika bacalarına yüklemek doğru değildir. Günlük yaşamımızda kullandığımız teknolojik cihazlar, ulaşım alışkanlıklarımız, tüketim biçimlerimiz, gıda israfı ve artan atık miktarı da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Kısacası, neredeyse her eylemimiz doğaya karbon salmakta ve küresel ısınmayı hızlandırmaktadır. Bu ısınmanın en çarpıcı sonucu ise “dünyanın soğutma sistemi” olarak nitelendirilen buzulların hızla erimesidir. Sıcaklıkta yaşanan bir derecelik artış bile yalnızca buzulları değil, tüm ekosistemi geri dönülmesi zor biçimde etkilemektedir.
İklim sorununun nedenlerini yasal, kurumsal ve toplumsal olmak üzere üç boyutta ele almak mümkündür. Yasal boyutta bakıldığında, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası girişimler önemli adımlar olsa da, dünyada en fazla karbon salımı yapan ülkelerin üretim kısıtlamaları nedeniyle bu tür anlaşmalara mesafeli durduğu görülmektedir. Bu tablo, iklim değişikliğine en az katkı sunan toplumların sonuçlarından en fazla etkilendiği bir “iklim adaletsizliği” sorununu da beraberinde getirmektedir. Bugün hâlâ tüm ülkeleri bağlayıcı ve yaptırım gücü yüksek bir uluslararası metnin bulunmaması ise çözüm çabalarını sınırlı ve kırılgan hâle getirmektedir.
İkinci boyut ulusal düzeydedir. Ülkeler, ekonomik kalkınma ile çevreye duyarlı politikalar arasında çoğu zaman zor bir tercih yapmak durumunda kalmaktadır. Yenilenebilir enerjiye yönelme, atıkları değerlendirme ve çevreyi korumayı bir kamu politikası haline getirme konularında kararlı olmayan ülkelerde, kalıcı çözümler üretmek mümkün olmamaktadır. Çünkü kamu politikası haline gelmeyen hiçbir çözüm, uzun vadede etkili sonuçlar doğurmaz.
Üçüncü ve belki de en belirleyici boyut ise toplumsal düzeydir. Üretim ve tüketim alışkanlıklarımız bu sürecin seyrini belirlemektedir. Konfor alanımızdan çıkmak istememek, daha fazla teknoloji kullanmak, ihtiyaçtan fazlasını tüketmek, gıda israfı yapmak ve kullanılabilir eşyaları kolayca atık haline getirmek; daha fazla kaynak tüketimi ve daha fazla çevresel baskı anlamına gelmektedir. Tüm bunlar, insanın kendi eliyle kendisi için yaşanamaz bir dünya inşa etmesi demektir. Ne yazık ki çoğu zaman sorunları, ancak kendi hayatımızda doğrudan hissettiğimizde ciddiye alıyoruz. Su kesilmeden tasarrufun, nefessiz kalmadan ağacın ve temiz havanın, aç kalmadan toprağın ve ekmeğin kıymetini anlayamıyoruz.
Elbette biz tek başımıza dünyayı ya da tüm insanlığın alışkanlıklarını değiştiremeyebiliriz. Ama kendi payımıza düşeni yapabiliriz. Musluğu biraz daha dikkatli açarak, tüketirken bir kez daha düşünerek, israfı normalleştirmeyerek. Zaten en etkili nasihat, örnek olmak değil midir? Çünkü iklim değişikliğiyle mücadele, büyük sözlerden çok, küçük ama samimi adımlarla anlam kazanır.
Aksi halde, parçası olduğumuz bir sorunun çözümünü başkalarından beklemek yalnızca vicdanı rahatlatır. Bu tutum zamanla öğrenilmiş çaresizlik duygusunu besler ve sorunun yalnızca dillendirilip devam etmesine seyirci kalmamıza yol açar. Oysa sorunlar, konuşularak değil; çözüm için harekete geçilerek aşılabilir.
Biz değişmedikçe iklim de olumsuz yönde değişmeye devam edecektir. Gelin, bu değişimin yönünü hepimiz için daha yaşanabilir bir geleceğe çevirelim. Daha az tüketelim, daha fazla koruyalım…
Ömer Faruk BİLBAY
Harran Üniversitesi, Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi
farukbilbay@gmail.com