İlkokul sıralarından bu yana sıkça duyduğumuz bu söz, aslında basit bir öğütten çok daha fazlasını ifade etmektedir. İçinde hem insanın doğayla kurduğu ilişkinin anlamını hem de geleceğe dair bir sorumluluk bilincini barındırır. Peki, neden doğayı sevmeli ve neden yeşili korumalıyız? Doğa, yalnızca içinde yaşadığımız bir alan değil aynı zamanda birlikte var olduğumuz sayısız canlının ortak yaşam alanıdır. Bu yönüyle doğa, korunması gereken en temel yaşam kaynaklarından biridir. Çünkü insan sevdiği şeyi korur, gelişmesini ister ve ona zarar vermekten kaçınır. Eğer doğayı gerçekten seviyorsak, onun en önemli temsilcisi olan ormanları ve yeşil alanları korumak zorundayız.
Türkiye, doğal güzellikler bakımından zengin bir ülkedir. Bu nedenle kamu politikalarında yeşil alanların artırılması önemli bir yer tutmaktadır. Bakanlıklar ve sivil toplum kuruluşları tarafından her yıl düzenlenen ağaç dikim etkinlikleri ve okullarda gerçekleştirilen çevre bilinci söyleşileri, toplumda doğa farkındalığını artırmayı amaçlamaktadır. Ancak doğayı korumak yalnızca belirli günlerde yapılan etkinliklerle değil, günlük yaşam alışkanlıklarımızla mümkündür.
Ormanlar çoğu zaman sadece oksijen üreten ağaç toplulukları olarak düşünülür. Oysa orman, başlı başına bir ekosistemdir. Binlerce canlıya ev sahipliği yapar; havadaki tozu tutar, rüzgârın etkisini azaltır, erozyonu önler, sel ve taşkın risklerini azaltır ve yaşadığımız çevreye estetik bir değer katar. Yaz aylarında hepimizin serinlemek için gölgesine sığındığı bir ağaç, aslında doğanın bize sunduğu sessiz bir korumadır.
Türkiye’de ormanlar ülke yüzölçümünün yaklaşık üçte birini kaplamakta olup 2024 yılı itibarıyla toplam orman varlığı 23,3 milyon hektara ulaşmıştır. Bu veri, ormanların yalnızca ekolojik değil aynı zamanda stratejik bir millî varlık olduğunu göstermektedir. Bir ağaç yalnızca gölgesinde dinlendiğimiz bir varlık değildir; aynı zamanda görünmez bir çevre koruyucusudur. Atmosferdeki karbondioksiti tutarak iklim krizini yavaşlatır, kökleriyle toprağı koruyarak erozyonu önler, yağış sularını dengeleyerek sel riskini azaltır ve ürettiği oksijenle yaşamın devamına katkı sağlar. Bilimsel araştırmalar, olgun bir ağacın yılda ortalama 100–120 kilogram oksijen üretebildiğini ve yaklaşık iki yetişkin insanın yıllık oksijen ihtiyacını karşılayabilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermektedir. Sağlıklı bir hektar orman ise yılda ortalama 10–15 ton oksijen üretebilmektedir.
Ağaçların çevresel katkısı bununla da sınırlı değildir. Bir ağaç yılda ortalama 10–40 kilogram karbondioksiti atmosferden uzaklaştırırken, yaklaşık 40 ağacın bir otomobilin yıllık karbon salımının önemli bir bölümünü dengeleyebildiği ifade edilmektedir. Ayrıca ormanlar, tarım alanlarına kıyasla 20 ila 100 kat daha fazla karbon depolayabilme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle orman kaybı yalnızca ağaç kaybı değil, aynı zamanda iklim dengesinin bozulması anlamına gelir.
Ne yazık ki ormanlara zarar veren en büyük tehdit çoğu zaman doğa değil, insanın ihmalidir. Söndürülmeyen bir ateş, doğaya bırakılan bir cam şişe ya da plansız müdahaleler, onlarca yıl büyüyen bir ekosistemi saatler içinde yok edebilmektedir. Son on yılda Türkiye’de yaklaşık 28 bin orman yangını meydana gelmiş ve yüz binlerce hektar alan zarar görmüştür. Özellikle son yıllarda artan sıcaklıklar ve kuraklık, yangınların etkisini daha da artırarak ormanları her zamankinden daha kırılgan hale getirmiştir. Ancak burada asıl mesele yalnızca istatistikler değildir. Her bir ağaç, bir insanın nefesi, bir canlının yuvası, kuraklığın önleyicisi ve yağmurun habercisidir. Kaybedilen her orman alanı, aslında geleceğimizden eksilen bir parçadır.
Nitekim dinimizde de doğanın korunmasına yönelik güçlü öğütler bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kıyamet kopuyor olsa ve birinizin elinde bir fidan bulunsa, kıyamet kopmadan onu dikebilirse bunu hemen yapsın!” (Ahmed, III, 191, 183) buyurarak umudun ve üretmenin her şartta devam etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Kur’an-ı Kerim’de ise “Göğü Allah yükseltti ve mizanı O koydu; sakın dengeyi bozmayınız!” (Rahmân, 55/7-8) ayetiyle evrendeki dengenin korunması emredilmektedir. İlahi düzenin temelini oluşturan bu dengeyi bozan insan, aslında en büyük zararı yine kendisine vermektedir.
Ormanları korumak büyük kahramanlıklar gerektirmez; küçük ihmallerden vazgeçmek yeterlidir. Söndürülmüş bir ateş, yere atılmamış bir çöp ve doğaya karşı geliştirilen bir bilinç, belki de yüzlerce ağacın ve sayısız canlının yaşamını koruyacaktır. Çünkü ormanları kurtaracak olan yalnızca yasalar değil, insanın doğaya karşı taşıdığı sorumluluk ve vicdandır. Hiçbirimiz çorak, kuru ve hava kirliliğinin hâkim olduğu bir yerde yaşamak istemeyiz; çoğumuzun hayali yemyeşil bir doğanın içinde huzurlu bir yaşam sürmektir. İşte bu nedenle doğayı sevmek yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Doğayı gerçekten sevebilmenin yolu ise onu korumaktan geçmektedir.